Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

PİS YEDİLİ

Bir varmış bir yokmuş…
Devri zamanın birinde bir şehirde, şehrin hay huyuna kapılıp canhıraş bir şekilde nefes nefese kalarak hayat mücadelesi veren bir grup insan yaşarmış. Bu insanlar güç bela günü tamamlarmış. Ve kendilerini Malta adını verdikleri yere zor atarlarmış. Aklımızda iken söyleyelim bu insanlar “Malta Cemiyeti” adında ne idüğü belirsiz, ne işe yaradığı bilinmeyen,hayali bir cemiyet kurmuşlar. Ben büyük büyük, özbe öz yedi göbekten bu mezkur mahalde iskan eden nineme böyle bir şeyi duyup duymadığını sormuştum da o da bana “-Bizim ninelerimizde bize onlara dair bir sürü şey anlatmıştı.Ama bunlar söylentiden ibaret harhal. Zaten işittiğim duyduğum da bundan ibaret” derdi. Okumaya devam et

Ağustos 20, 2008 Posted by | Deneme, Sayı 13, Uncategorized, Yasin Beyaz | Yorum bırakın

GECENİN BİR YARISI*

YASİN BEYAZ

Tik tak tik tak…….

Saat, gece olmuştur.

 

Arada bir arka sokaktan geçen arabanın gürültüsü ya da bir sarhoşun hafif naralarından başka bir şey duyulmaz. Bir de tik tak tik tak …

Eşyadan arınmış bir oda ve insanlardan arınmış caddeler. (Bu kadar insan ne yapar acaba)Oturduğum sandalyeden Haliç’in karşı kıyısındaki tepelerde bulunan evler, karşı apartmanın çürümüş televizyon anteni ve bir de camdan yansıyan benim odamın tavanı gözüküyor.Hayal dünyamı biraz daha geniş tutarsam karşı tepelerde bulunan evlerin içindeki insanları ya da karşı apartmanda herhangi birisini dahi görebilme imkanım olabilir… Karşımda duvar saati. O kendi işleyişinde. Odada yerdeki yatak haricinde varolan birkaç eşyanın duvara yansıyan görünümlerini izliyorum. Onlara kendi gölgemi de dahil ediyorum. Kendimle oynayamasam bile gölgemle oynamaya çalışıyorum. Odanın boş olması bana o kadar çok alan bırakıyor ki. Burada eşyanın arasında kaybolmam mümkün değil. Varlığımdan rahatsızlık duymaya başlıyorum.

Yavaş yavaş sandalyeden kalkıyorum.Ve gölgem uzuyor.Gölgem ilerliyor ilerliyor.Usulca yanına sokuluyorum.Kırılgan ve titrek.Yaklaştıkça soluğum yüzüme vuruyor.Böylece kendi gerçekliğini buluyor. Biraz da takip edilmek istiyorum. Cama yaklaşıyor ve onu ardımda bırakıyorum. Camdan karşı binaları izliyorum. Lambası yanan birkaç evin ışıkları da kısa aralıklarla sönüyor. Uğraşılacak, izlenebilecek hiçbir şey yok. Cama soluğumu üfleyip Ey Ebuzer yazıyorum! Senin atan İbrahim’dir diye tiz bir ses çıkıyor dudaklarımdan ve bu ses odanın bütün köşelerine çarpıp geri geliyor…Oda tüm çıplaklığı ile karşımda.

Banyodan musluğun sesi geliyor. Kulak kesiliyor ve onun sesinde bir ahenk yakalamaya çalışıyorum. Bir müddet sonra ses rahatsız etmeye başlıyor. Gidip kapatıyorum. Bu sefer de sessizlik rahatsız ediyor. Bir şeyler mırıldanmaya çalışıyorum. Ama bu kez kendi sesim beni rahatsız ediyor.Ne kadar da iğrenç.Eylemsizlik ve zamanın boşluğu beni kuşatıyor. Gene gözüme saat ilişiyor. O beni ilgilendirmiyor artık. O çalışsa bile ben durmuş bir vaziyetteyim. Bütün uğraşlarımı yitirmiş durumdayım şu anda. Yanımda birini öldürseler dahi kılımı kıpırdayacak halim yok.

Odanın tavanına bakıyorum. Çok basık. Tahtaların ve oda kapılarının da koyu olması bulunduğum ortamı ve beni iyice geriyor.

Evde olmadığım zamanlarda evdeki eşyalar ne yapar hep merak ederim. Acaba bir gün gizlice kullandığım odanın kapısını dinlesem bir ses duyabilir miyim. Ya da bir gün bilinçsiz olarak evin kapısını sessizce açsam eşyaların birbirleri ile olan konuşmalarına şahit olabilir miyim. Bu konuşmalarda başrol kime ait olurdu acaba.Her nedense bu işi başlatabilecek olanın kitap okurken oturduğum sandalye olacağını düşünmüşümdür hep. Hakkımda ki düşünceleri neler olurdu ki…

Çatıdan epeydir bir ses gelmiyor. Kuşlar ya göç ettiler yahut da yavruları büyüyünce çekip gittiler. Ne iğrenç sesleri vardı onların. Gece sakin ve uyutucu, ağırdan alan uykulu sesler ama sabah gün ışımasıyla beraber iğrenç, mutluluk sesleri. Birbirlerine bir şeyler müjdeleyen sesler.

Duvardaki panoda helan daha abimden kalan bir not var. Bu notların niçin yazılmış olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. Ama bu fazla uzun sürmüyor.

Çekyatın üzerindeki kitaplar gözüme ilişti. Okumayı bıraktığım yer halen daha ayrık olarak duruyor. Bu kitaba niye başladım, niye bitiremedim bunu hatırlamıyorum. Öteki odaya girince aynı şekilde diğer kitaplarla da karşılaşıyorum. Ne zamandan beri kitap okumuyorum? Bilgisayarın üzerinde bir sürü film var.Onlara tek tek bakıyorum ama sadece bir kaçını izlemişim.

Acaba diyorum.

Bu kanımı doğrulamak için buzdolabına bakıyorum. Sütün, ayranın, margarinin tarihi geçmiş ve dolaptaki meyveler çürümüş. Çok da kötü kokuyorlar. Onları hemen çöpe atıyorum. Birden tezgahtaki bulaşıkları görüyorum. Çay içtiğim bardaklar dahi küf tutmuş. Neden sonra midemin bulandığını fark edip camı açıyorum.

…………………………………………………………………………

 

Sabahleyin büyük bir özenle düzelttiğim çekyatların örtülerini akşam eve geldiğimde bozuyorum. Ama birileri tarafından bozulmadığı hemen belli oluyor. Varsayalımki öyle olsun.Ama yatakta bir koku ve insana ait bir sıcaklık yok.

Ertesi gece.

Bilgisayara bir müzik CD’si koyuyorum. Ve müziğin sesini dışarıdan gelelecek sesleri önleyecek şekilde ayarlayıp sandalyemi cama yaklaştırıyorum. Sandalyeye oturup ayaklarımı duvara dayıyorum. Camdaki lambanın yansımasına odaklanıyorum.Bekliyorum. Bir boşluk oluşuyor. Boşluktan bir kapı aralanıyor.Bir adam beliriyor. İlerle gidebileceğin yere kadar git diyor.Ben de ardından onu takip ediyorum.

 

Ve duvardaki tablo gözüme ilişiyor. Gölde yüzen ördeklerin en arkada olanının artık öndekilere yetişemeyeceğini anlıyorum.

 

 

*Bu yazının yayınlanmasında hiçbir editoryal sorumluluk üstlenmemiş bulunmaktayım. Sorumluluk tamamen, başta yazının yazarı Yasin BEYAZ ve editörlerden Erkan SAKA’ya aittir.

Çetin TANKOÇ

Mart 5, 2007 Posted by | Deneme, Hikaye, Sayı 8, Yasin Beyaz | 1 Yorum

ALT-ÜST İNSAN

Durakta bekleyenler, hızlı adımlar, yavaş adımlar… Mini etekler, kısa etekler, kot pantolonlar, düşük beller…Tek insanlar, birkaç insanlar ve grup halinde insanlar…Otobüsler, dolmuşlar ve taksiler…Klakson sesleri, fren gıcırtıları ve martı çığlıkları… Ve trafik işaretleri, kırmızı ışıkta bekleyen aptal suratlar. Her şey ne kadar ruhsuz, ne kadar da aynı. Ölüler ülkesinden selamlar. Basıyorum kahkahayı insanların aptal suratlarına. Ve biliyorum ki bu tedirginlikte kimse tepki göstermeyecek ve üstelik korkak ve ürkekçe birbirlerine bakacaklar. Az da olsa bilinçsizce birbirlerine sokulacaklar. Hızla oradan uzaklaşıyorum.

Okumaya devam et

Eylül 8, 2006 Posted by | Deneme, Sayı 5, Yasin Beyaz | Yorum bırakın

Düşler – I

Bir çocuk düşledi adam. Çocuk zamanın ve mekanın ötesindeydi. Bir yerlerdeydi çocuk, daha rahme düşmemişti.

Rahimde pelteleşmiş bir halde geleceği, geleceğini bekliyordu belki de. Önce mekanı oluştu sonra zamanı. Sonra sonra bir ruh.

Sonra hayaller oluştu. Umutlar oluştu. Çocuğa dair sevinçler oluştu. Çocuk çocuk oldu nihayet. Okumaya devam et

Eylül 6, 2006 Posted by | Deneme, Sayı 2, Yasin Beyaz | Yorum bırakın