Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

Yağmur, kadın, gidiş…

Yük omuzlarındaydı gece gece. Gece zaten ne gereksizdir. Bir kaç kitap karıştırıp yatmalıdır. Yarın uzun olacak ya, hazırlık yapılmalıdır. “Yapılmalı” her şey. “Her şey olması gerektiği gibi” diye düşündü. Düşündü ama çıkamadı işin içinden. Sessiz uykusuna daldı. Ölümün canlı haline…

Eteklerinden yağmur süzülerek caddede yürüyordu. Kafasından geçen milyonlarca yargı, düşünce, üzüntü, saçmalık, endişe… Gereksiz olsa da beyninin içinde dolaşıp “hey ben buradayım!” demeyi unutmuyorlardı. Zamanında aldığı anti-depresanlara geri dönmenin korkusunu atalı uzun zaman olmuştu. Yağmur yağıyordu, biraz soğuktu, ama biraz. Aralık’ta biraz. Okumaya devam et

Reklamlar

Mart 28, 2009 Posted by | Hikaye, Itır Dumlu, Post 13 | Yorum bırakın

TRENDEKİ KÖSNÜL KOKU

TRENDEKİ KÖSNÜL KOKU

Ferdi AMCA

Trendeyim. Kasabaya gidiyorum. Niçin? Bu soruyu cevaplamalı mıyım? Bazen mazeret üretmekte güçlük çekiyorum. Kendime yalan söyleyebilirim. İyisi mi es geç yüreğim! Aramak için mi? Hayır. Sadece bahane üretiyorum. Belki böylesi daha iyi. Neden olmasın? Biraz dinlenir, kendimi bulurum. Ne zamandır yalnız kalmayı düşlemiyor muydun? Evet, ama ya… Başlarının çaresine bakarlar. Yeteri kadar… Yalnızlık zor biliyorsun. Sen yokken… Evet… Hayatımın… Katlanacağız. Ben öyle… Onlar için de… Ne dersin? Harika! Her şeyi nasıl da yoluna koyuyorsun. Tabii bundan doğal ne var? Okumaya devam et

Ocak 6, 2009 Posted by | Ferdi Amca, Hikaye, Post 13 | 2 Yorum

AKHENETON’UN DÜRBÜNÜ

“Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.

İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman” (Akheneton)

 

Yaz mevsimi henüz girmemesine rağmen, sıcakların aniden bastırması, eski kalın giysilerden ayrılıp, ince yazlık giysileri hemen giyememe durumunu beraberinde getirmekteydi. Sıcağın hükümranlığında, kısa kollu tişört giydiğinde, kolundaki anlamsız yara izlerinin, meraklı soru işaretlerinin acımasızca kendisine yönlendirilmesinden dolayı, vereceği mantıklı bir cevabı olmadığından,zaman zaman rahatsızlık duymaktaydı.

Sosyal bir insan olan Aki, kolundaki yara izleri yüzünden, yüzünde dövme olan bir insanın, pazar yerinde dolaşırken hissettiği ruhsal durumu, yaz başlarında sürekli hissetmekteydi. Kışın sarılacağı kabanı, yorganı, eşyalarını koyacağı bir çok cebi vardı. Yazı çok sevmesine rağmen, kendisindeki bu tür saplantılardan dolayı, daha yazın başında yazdan soğuyordu. Alışmaksa olay, Aki, alışmakla ilgili, insan görünümlülerin her şeye alışacağını, Dostoyevski’nin “insan(hayvandan daha aşağı olabilen) o kadar alçaktır ki her şeye alışır” şeklindeki bu keskin sözü, böyle yorumlamış, her şeye alışmak istemediğini ifade etmişti.

Okuldaki arkadaşları ona, ara sıra kullandığı kas gevşetici ilaç isminden dolayı, Aki lakabını takmışlardı. Bu ismin daha sonraları, gerçeği arayanlar adlı kitapta okuduğu üzere, eski mısırdaki bir firavunun ismiyle, kendine takılan lakabın benzerliğinin farkına vardığında, şaşkınlığını gizleyemeyerek, ‘bu firavun iyi biriymiş’ demişti.

Babil astrolojisine göre at burcu olan Aki, Atlantis burcuna göre de yükseleni yılandı. Bu durum için ‘coşku ve çöküntü döngüsünün, talihsiz belirginliği’ der. A tarım! politikan yokken daha verimliydin…

Aki, ergenliğin ilk basamağında önce şiire, sonra hikayeye merak sardı. Yazdı, aşağıdaki hikayeye benzer şeyler.

 

“Sabaha kadar okusam, bana mısın demem!

(Üçüncü dünya aydınları)” Okumaya devam et

Temmuz 28, 2007 Posted by | Hikaye, Muhammet Sevim, Sayı 12 | 2 Yorum

TEKİNSİZ KALEM

TEKİNSİZ KALEM

AYŞE Z. YENER

‘Uykulu olunca kafam tık diye duruyor’ dedi ve kahvesini sade içti; az şekerli. Kim derdi ki, eli kanlı bir katil diye onun için. “Zaten benim için başka yol yoktu” demiş psikologuna “ancak yazdıklarımı bir gün yaşarsam, ben olabilecektim” Bu yüzden suçlanamazmış. Hem “yazarın sürükleyici üslubu” demedikleri gazete sütunu kalmasın benim için hem de hikâyelerimi yaşamam bu kadar hayret uyandırsın. Bu duruma ben hayret ediyorum asıl. Herkes sürüklenirken ben niye sürüklenmeyeyim bir hikâyenin peşinde. Ne yapsaydım yani, başka bir yazar bulup, onun hikâyelerinde mi yaşasaydım? Tanıdığım en sürükleyici yazar benim” Gazetecinin biri, “o zaman lirik şiirler yazsaydınız; yazdığınız için yaptıklarınızdan sorumlu tutulamayacaksanız, bu yazdıklarınızdan sorumlu olmayacağınız anlamına gelmez ki” dediğinde, kafasına saksı fırlatmıştı adamın. Şimdi de geçmiş karşıma acı kahve içerek, aklı başında laflar ediyordu. Ne var ki “deli” olduğunu söyleyenlerin hiç birisi değil şimdi bu deliyle baş başa olan; benim. Tabi ki korkmuyorum ama kahve çok acı, bunu içmek zorunda mı Okumaya devam et

Temmuz 27, 2007 Posted by | Ayşe Z. Yener, Hikaye, Sayı 12 | 2 Yorum

NADASA BIRAKILMIŞ FELSEFE BAHÇESİ

Kitapçı bizi sevmezdi, belki sürekli bir arada dolaştığımız için(adamın müşterileri dışında kimseyle iletişim kurduğunu görmemiştik) belki de etrafımızdakileri umursamadan gürültüyle konuşup durduğumuz için(adamı duymak için fazlasıyla gayret sarf etmek gerekiyordu) her neyse biz de inadına onun dükkanına doluşur, ikinci el kötü çevrilmiş felsefe kitapları arardık(artık gizlemiyorduk: bu kötü çeviriler iyilerinden daha lezzetli geliyordu bize) işte yine böyle hürya kitapçıya doluşup kenarı köşeyi karıştırdığımız bir gün içimizden biri o rafların arkasına gizlenmiş kitabı buldu(kitap demeye bin şahit ister, kapaksız bir fotokopiydi bu, yayınevi yok, yazar belli değil). Arkadaşımız okumaya başlayınca elimizde ne varsa bırakıp başına toplandık, bir taraftan da sitemkar bakışlarla kitapçı amcayı süzüyorduk, demek bunu bizden gizlemişti, soluk fotokopi sayfalarından duyduklarımız şimdiye kadar okuduklarımızın hepsinden daha kahredici daha iç karartıcı ve kastırıcıydı(yani kusursuzdu). Keşfimizi kimse bilmemeliydi, kitapçıyı ikna etmek zor olmadı. Fotokopiyi de çoğaltmadık, hepimiz sırayla okuyup ezberledikten sonra yaktık. Artık piyasanın en muğlak adamları bizdik, çay ocağında otururken ezberlediğimiz cümleleri araya sıkıştırıyor, kulakları ürpertip, huylandırıyor, sinsice yayılan şöhretimizin tadını çıkarıyorduk. Savurgandık, nasılsa ayda bir kitapçıda rafların arasına gizlenmiş yani bir anonim metin bulacağımızı biliyorduk. Okumaya devam et

Mayıs 26, 2007 Posted by | Ümit Yaşar Özkan, Hikaye, Sayı 3 | 1 Yorum

FABRİKA

ÜMİT YAŞAR ÖZKAN

Metruk fabrika semtin en yaşlı sakiniydi, çocuklar civarında oynar, örtük pencerelerini taşa tutar, yetişkinler yanıbaşından geçerken dalgın dalgın kör bacalarını süzerdi. Bir zamanlar bir işe yaramış olmalıydı, o ‘bir zamanlar’ dan kimse kalmadığı için söylenceler gemi azıya almıştı, bini bin paraydı efsanelerin, üşengeçlik yada korkaklık ne derseniz deyin; fabrikanın içine girip orda bir zamanlar ne olup bittiğini öğrenmeye heves etmemişti kimse, belki gizliden gizliye şöyle düşünüyorlardı:’ fukara semtimizin en işlek söylence üreticisi bu metruk fabrika, içeri girersek bir avuç paslı cıvatadan başka bir şey bulamayız, işleyen son hayalhaneye kilit vurmaya da mecbur kalırız. Başkaları ne düşünürse düşünsün Çeto’yla ben burayı ziyaret etmeyi kafaya koymuştuk, içeri girip küçük bir keşif gezisi yapmak istiyorduk, ketumdu, bu yüzden vaatkar geliyordu bize; şehrin kenarına bırakılmış paslı, bozuk bir oyuncak gibiydi, Çeto’yla ben küskün, kırık oyuncakların gizlerini kurcalamaya bayılırdık, başkaları gibi onları uzaktan seyretmek, küçük hayal gıcıklanmaları yaşamak yetmiyordu bize: dokunmalı, parçalara ayırıp sonra yeniden birleştirmeliydik, başına ve sonuna dair başka masallar uydurmalıydık. Okumaya devam et

Mart 17, 2007 Posted by | Ümit Yaşar Özkan, Hikaye, Sayı 9 | Yorum bırakın

YAĞMURLUK İÇİN YAĞMURSUZ GÜN

Bilal KILINÇASLAN

 

 

Yıl 2005 saatler gece yarısını gösterirken leylak rengi boyalı duvarın hemen yanındaki kapı çalınır. Tık tık tık. Üç kere daha fazla değil ve kapı vuruşları halsiz bir insanın gücünün son kırıntılarını harcadığını gösterir niteliktedir. B. yerinden yavaş yavaş kalkar, leylak boyalı duvarları geçerek kapıya ulaşır, elini kapının koluna uzatır. Elini uzatmasıyla çekmesi bir olur. Çünkü eline elektrik çarpmıştır. Ha ha. Şaka yaptım ya öyle şey olur mu kapıya en yakın elektrik teli on kilometre uzaktadır. Açar kapıyı açmasına da kapı da kimseyi göremez. Etrafına bakınır bakınır da bakınır. Koridora çıkmayı düşünür ancak apartmanda ki aileler- mutlu mesut karılarının her an kendilerini aldatacağını düşünen kocalar, bulaşık yıkamaktan, yemek yapmaktan kocalarını aldatmaya mecali kalmayan kadınlar, ah bu çocuklardan bize koca olur mu diyen genç kızlar, anne bu çocuklar kim diyen veletler falan filan- beni koridorda görür de acaba acaba diye kafaları karışır ve ellerinde satırlarla dışarı çıkarlar, bütün binanın huzuru kaçar diye B. çıkmaz koridora. Orada öylece beklerken birden bire bir fısıltı yükselir.- Ya fısıltı yükselir mi kardeşim- eğer fısıltı alt taraflardan bir yerlerden geliyorsa burada kullanılacak en iyi kalıp fısıltının yükselmesi tabiridir. – Ben var ya ben her şeyi bilirim kelimeleri bütün bütün eklerine köklerine ayırabilirim!- sonra B. gözlerini sesin geldiği yöne indirdiği zaman birde ne görsün, F. ve S. Bir milimetrelik insancıklara dönüşmemişler mi? Orada kapının ağzında yazdıkları şiirlerden ve öykülerden dem vurarak- B.’nin kapı çalınması sandığı şey bu olsa gerek- zır zır da zır konuşup duruyorlar. O an da B. neyse ben bunları rahatsız etmeyeyim en iyisi içeri gireyim derken – bakın işte hikayenin en can alıcı noktalarından biriside budur, içeri girerken değil içeri girmeyi düşünürken!- yan dairenin kapısı zaaarttt diye açılmaz mı? – Dikkat buyurun az önce ki anlatılanlardan bunun sonuncunun nerelere varabileceğini tahmin edin- kırımtırak mı kırımtırak , fırfır mı fırfır , komşu kızı Kezban kapı da görünmez mi? B.’nin aman Allah’ım diyerekten ellerini yüzüne kapatmasıyla kapıyı kapatması bir olmuştur. Ancak yan dairenin kapısının kapanma sesi gelmemiştir. Yani kırımtırak içeri girmemiş ve kapı daha kapanmamıştır. B. neler olduğunu anlamak için kapının gözetleme deliğine gözlerini dayar, olan biteni izlemeye başlar. Bundan sonra anlatılacaklar B.’nin gözetleme deliğinden gördükleridir:

Okumaya devam et

Mart 9, 2007 Posted by | Bilal Kılınçarslan, Hikaye, Sayı 9 | Yorum bırakın

GECENİN BİR YARISI*

YASİN BEYAZ

Tik tak tik tak…….

Saat, gece olmuştur.

 

Arada bir arka sokaktan geçen arabanın gürültüsü ya da bir sarhoşun hafif naralarından başka bir şey duyulmaz. Bir de tik tak tik tak …

Eşyadan arınmış bir oda ve insanlardan arınmış caddeler. (Bu kadar insan ne yapar acaba)Oturduğum sandalyeden Haliç’in karşı kıyısındaki tepelerde bulunan evler, karşı apartmanın çürümüş televizyon anteni ve bir de camdan yansıyan benim odamın tavanı gözüküyor.Hayal dünyamı biraz daha geniş tutarsam karşı tepelerde bulunan evlerin içindeki insanları ya da karşı apartmanda herhangi birisini dahi görebilme imkanım olabilir… Karşımda duvar saati. O kendi işleyişinde. Odada yerdeki yatak haricinde varolan birkaç eşyanın duvara yansıyan görünümlerini izliyorum. Onlara kendi gölgemi de dahil ediyorum. Kendimle oynayamasam bile gölgemle oynamaya çalışıyorum. Odanın boş olması bana o kadar çok alan bırakıyor ki. Burada eşyanın arasında kaybolmam mümkün değil. Varlığımdan rahatsızlık duymaya başlıyorum.

Yavaş yavaş sandalyeden kalkıyorum.Ve gölgem uzuyor.Gölgem ilerliyor ilerliyor.Usulca yanına sokuluyorum.Kırılgan ve titrek.Yaklaştıkça soluğum yüzüme vuruyor.Böylece kendi gerçekliğini buluyor. Biraz da takip edilmek istiyorum. Cama yaklaşıyor ve onu ardımda bırakıyorum. Camdan karşı binaları izliyorum. Lambası yanan birkaç evin ışıkları da kısa aralıklarla sönüyor. Uğraşılacak, izlenebilecek hiçbir şey yok. Cama soluğumu üfleyip Ey Ebuzer yazıyorum! Senin atan İbrahim’dir diye tiz bir ses çıkıyor dudaklarımdan ve bu ses odanın bütün köşelerine çarpıp geri geliyor…Oda tüm çıplaklığı ile karşımda.

Banyodan musluğun sesi geliyor. Kulak kesiliyor ve onun sesinde bir ahenk yakalamaya çalışıyorum. Bir müddet sonra ses rahatsız etmeye başlıyor. Gidip kapatıyorum. Bu sefer de sessizlik rahatsız ediyor. Bir şeyler mırıldanmaya çalışıyorum. Ama bu kez kendi sesim beni rahatsız ediyor.Ne kadar da iğrenç.Eylemsizlik ve zamanın boşluğu beni kuşatıyor. Gene gözüme saat ilişiyor. O beni ilgilendirmiyor artık. O çalışsa bile ben durmuş bir vaziyetteyim. Bütün uğraşlarımı yitirmiş durumdayım şu anda. Yanımda birini öldürseler dahi kılımı kıpırdayacak halim yok.

Odanın tavanına bakıyorum. Çok basık. Tahtaların ve oda kapılarının da koyu olması bulunduğum ortamı ve beni iyice geriyor.

Evde olmadığım zamanlarda evdeki eşyalar ne yapar hep merak ederim. Acaba bir gün gizlice kullandığım odanın kapısını dinlesem bir ses duyabilir miyim. Ya da bir gün bilinçsiz olarak evin kapısını sessizce açsam eşyaların birbirleri ile olan konuşmalarına şahit olabilir miyim. Bu konuşmalarda başrol kime ait olurdu acaba.Her nedense bu işi başlatabilecek olanın kitap okurken oturduğum sandalye olacağını düşünmüşümdür hep. Hakkımda ki düşünceleri neler olurdu ki…

Çatıdan epeydir bir ses gelmiyor. Kuşlar ya göç ettiler yahut da yavruları büyüyünce çekip gittiler. Ne iğrenç sesleri vardı onların. Gece sakin ve uyutucu, ağırdan alan uykulu sesler ama sabah gün ışımasıyla beraber iğrenç, mutluluk sesleri. Birbirlerine bir şeyler müjdeleyen sesler.

Duvardaki panoda helan daha abimden kalan bir not var. Bu notların niçin yazılmış olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. Ama bu fazla uzun sürmüyor.

Çekyatın üzerindeki kitaplar gözüme ilişti. Okumayı bıraktığım yer halen daha ayrık olarak duruyor. Bu kitaba niye başladım, niye bitiremedim bunu hatırlamıyorum. Öteki odaya girince aynı şekilde diğer kitaplarla da karşılaşıyorum. Ne zamandan beri kitap okumuyorum? Bilgisayarın üzerinde bir sürü film var.Onlara tek tek bakıyorum ama sadece bir kaçını izlemişim.

Acaba diyorum.

Bu kanımı doğrulamak için buzdolabına bakıyorum. Sütün, ayranın, margarinin tarihi geçmiş ve dolaptaki meyveler çürümüş. Çok da kötü kokuyorlar. Onları hemen çöpe atıyorum. Birden tezgahtaki bulaşıkları görüyorum. Çay içtiğim bardaklar dahi küf tutmuş. Neden sonra midemin bulandığını fark edip camı açıyorum.

…………………………………………………………………………

 

Sabahleyin büyük bir özenle düzelttiğim çekyatların örtülerini akşam eve geldiğimde bozuyorum. Ama birileri tarafından bozulmadığı hemen belli oluyor. Varsayalımki öyle olsun.Ama yatakta bir koku ve insana ait bir sıcaklık yok.

Ertesi gece.

Bilgisayara bir müzik CD’si koyuyorum. Ve müziğin sesini dışarıdan gelelecek sesleri önleyecek şekilde ayarlayıp sandalyemi cama yaklaştırıyorum. Sandalyeye oturup ayaklarımı duvara dayıyorum. Camdaki lambanın yansımasına odaklanıyorum.Bekliyorum. Bir boşluk oluşuyor. Boşluktan bir kapı aralanıyor.Bir adam beliriyor. İlerle gidebileceğin yere kadar git diyor.Ben de ardından onu takip ediyorum.

 

Ve duvardaki tablo gözüme ilişiyor. Gölde yüzen ördeklerin en arkada olanının artık öndekilere yetişemeyeceğini anlıyorum.

 

 

*Bu yazının yayınlanmasında hiçbir editoryal sorumluluk üstlenmemiş bulunmaktayım. Sorumluluk tamamen, başta yazının yazarı Yasin BEYAZ ve editörlerden Erkan SAKA’ya aittir.

Çetin TANKOÇ

Mart 5, 2007 Posted by | Deneme, Hikaye, Sayı 8, Yasin Beyaz | 1 Yorum

ORKESTRA

Özgür CENGİZ

Piyanistimiz kontrolden çıkmıştı, ülke kaostaydı, ve ben artık düş görmüyordum. Her gece, piyanistimizin  bir rezalet çıkarmasından korkarak bin bir sıkıntıyla tamamladığımız konserlerimizden sonra, şehrin boş sokaklarından geçerek evime varıyor, uykuya direnmek için peş peşe yuvarladığım koyu kahvelerden sonra  kendimi  istemediğim  derin, karanlık, huzursuz bir uykunun kollarına bırakıyordum.

         Söylenenlere bakılırsa, ülke ortasından çat diye kırıverip afiyetle yenebilecek bir mısır cipsi kadar narin durumdaydı. Politikacılar, bilim insanları, sanatçılar, gazeteciler, ve nasıl olup da bir bilen olduklarını bilmediğimiz diğerleri, gittikçe sıklaşan elektrik kesintileri elverdikçe, ve arabalarına yakıt bulabildikçe televizyonlara koşuyor, oturma odalarımızın ortasında gözlerini kocaman açarak ve ağızlarından tükürükler saçarak nasıl da bir kaosa sürüklendiğimizden dem vurup duruyorlardı.

Okumaya devam et

Şubat 26, 2007 Posted by | Özgür Cengiz, Hikaye, Sayı 11 | Yorum bırakın

HABİLLE JÜBİLE

Az söz erin yüküdür

Çok söz hayvan yüküdür.

Yunus Emre

Mevsimler geçerken üzerinden altta kalmamak için farklı iklimlere yolculuk yapar o iklimleri ardında bırakıp, terk etme rahatlığı ile, bıraktığı iklime tepeden inme girerdi. İklimlerle ilgili çözdüğü şey, kötü olanları zor,iyi olanları kolay geçmekte idi. Ona göre ‘İlkbahar, umut oluyor, Yaz, dondurma şirketleriyle anlaşıyor, Sonbahar, alzheimera yakalanıyor, Kış üşüdükçe üşütüyor’ diye düşünüyordu.

Günlerden bir gün, beşinci mevsime yaklaştığını hissettiğinde, korkuyla karışık umut, içini kaplamıştı. Aklına bu güne kadar ellediği ne kadar çok şey olduğu geldi. Hava kararmadan bakırcılar çarşısına gitmeliydi. Buraya niçin gitmek istediğini düşündü, hikaye eden böyle istiyordu. Okumaya devam et

Eylül 6, 2006 Posted by | Hikaye, Muhammet Sevim, Sayı 2 | Yorum bırakın