Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

BİR İŞ ADAMININ YAZARLIK DENEMESİ

ÇETİN TANKOÇ

İlk teklif bana E. Hoca’dan geldi desem herhalde yalan olur. Valla ne söyleyeyim bu dergiyi ilk gördüğümde her ne kadar ucuz bir dergi görünse de bir dergide yazıyor olmak düşüncesi heyecanlandırdı beni. Ve teklifi önce E. Hoca’ya ben yaptım, geçmişime öykünerek. Öğrencilik yıllarımda hep yazar olmak istemiştim. Ama gel gör ki hayat; herkese olduğu gibi bana da sillesini vurdu. Yazar olarak başladığım öykümden iş adamı olup çıkmıştım. Ve simdi hayallerimi tam karşılığı olmasa da önüme bir fırsat çıktı. Bunu kaçırmamalı dedim kendi kendime. Yazarlık denemelerimi ve ne kadar usta bir yazar olduğumu bu dergide başlayacağım yazılarım ile ispatlayabilir hatta belki de gelecekte büyük gazetelerden köşe yazarlığı teklifleri bile alabilirim. Aman Allah’ım hayali bile beni heyecanlandırıyor. Ekonomik durumum çok kötü olmadığından maddi getirisinden ziyade adımın büyük gazetelerden birinin köşesinde yazar olarak geçmesinin bana vereceği mutluluğu düşündüm de…. Tekrar heyecanlandım.

Okumaya devam et

Mart 8, 2007 Posted by | Çetin Tankoç, Deneme, Sayı 8, Uncategorized | 1 Yorum

DEMİR PARALARIM

ÇETİN TANKOÇ


camdan alıyordum gözlerini

senden habersiz ve tabii mavi

taşıyordum gözlerini bir sır gibi

senden ve herkesten saklayarak

kirli gömleğimin cebinde

yoksulken ve akşamları işten sonra

top oynarken

en kıymetli demir paralarım gibi

bütün çocukluğumun yüzünü siliyorum

tırnaklarımı taşa sürterek

ıssız şadırvanlarda

ve bahçe duvarlarında

Mart 8, 2007 Posted by | Çetin Tankoç, Sayı 8, Şiir | Yorum bırakın

YOLDA

İPEK TAN ÇELEBİ

Duraklarda iniyordun

İnsanları bir seviyor bir sevmiyordun

İnsanların sevilecek zamanları, sevilmeyecek zamanları vardı

Sevecek zamanlar, sevmeyecek…

Bazen hiçbiri yoktu, tahammül yoktu.

Sen şiirler yazmak istiyordun

Hayat önüne başka deadlinelar koyuyordu

Bir dize arıyordun

İyi ki arıyordun

İyi kötü sözler hep o dizenin hatırına söyleniyordu

Mart 8, 2007 Posted by | Sayı 8, Şiir, İpek Tan Çelebi | Yorum bırakın

eto ve fanon…

eto.jpgETO’YA SELAM, İSTİRAHAT’E DEVAM

–Bak, arkadaşım, renk önyargısı benim hiç anlam veremediğim bir şey… Ah, tabii, buyurun bayım, aramızda renk saplantısı olan kimse yok… Zenci de, olup olacağı bizim gibi bir insan nihayet… onun bizden daha az zeki olması derisinin renginden ileri gelmiyor… Ordudayken Senegalli bir arkadaşım vardı, herifin ne kadar zeki olduğunu, oooh, bir görecektiniz!…

— Zenciye bak, anne, Zenciye!… Hişt, şimdi kızacak!… Ah, kusura bakmayın bayım, sizin de bizim gibi medeni bir insan olduğunuzu bilmiyor…

Vücudum, yayından boşalmış gibi gevşer, dağılır, renkten renge girer ve bu beyaz kış günün ortasında bir yas anıtı gibi donup kalırım orda. Bir hayvan türüdür Zenci, aşağılık, alçak bir yaratıktır o, bir Zenciden daha çirkini düşünülemez; Zenciye bak, Zenciye! Hava soğuk,Zenci titriyor, Zenci titriyor, çünkü hava soğuk, küçük oğlan titriyor, çünkü korkuyor Zenciden, Zenci titriyor soğuktan, soğuk kemiklerinize işliyor, siz titriyorsunuz, küçük şirin çocuk titriyor korkudan, çünkü sanıyor ki, Zenci titriyor öfkeden ve soluyor burnundan ve annesinin kollarına atılıyor küçük beyaz oğlan: beni yiyecek, anne, kara adam yiyecek beni.

Her yandan beyaz adamla çevriliyim, yukarıda gök yarılıyor orta yerinden, ayaklarımın altında yer sarsılıyor ve bir yerlerde beyaz bir şarkı, her yerde beyaz bir şarkı çalınıyor. Beyaz, beyazlık, beyaz, beni öfkeden kireç gibi ağartan, kireç gibi yakan beyazlık…

Ateşin yanında oturuyor ve derimi inceliyorum, postumu. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş sanki, ne kadar da çirkinmiş meğer. Ama bir an duraksıyorum: kim söyleyebilir bana güzelin ne olduğunu?

Nereye sığınacağım, bundan böyle? Beynime kan hücum ediyor, vücudumun her yanında varlığı açıkça hissedilebilir kabarmalar oluyor. Öfkeden patlayacağım şimdi. Nicedir ateşi sönmüştü, şimdi yeniden titriyor Zenci.

–Zenciye bak, nasıl da yakışılı!

–Zenci kadar taş düşsün başınıza, bayan!

Frantz FANON, Siyah Deri Beyaz Maske, Sy: 142-143

Mart 8, 2007 Posted by | Alıntılar, eto, frantz fanon, Sayı 8, Uncategorized | Yorum bırakın

Malta geçen aylar (Şubat 2006’dan)

maltacay.jpg

Malta’da geçen ay(lar): Malta’da geçen ayları; Çetin; bol gripli, Erkan; hüzünlü, Yasin; “olaysız hikaye” teorisiyenliğiyle, Turgay Hoca; ilk kez baba olmanın derin denizinde yüzmenin yorgunluğuyla, Ümit; insanlığın son kalesinin, telgraf olduğunu ve telgrafın anti-modernliğini anlatarak, Ayhan “abi”; Çin’lenerek, Muhammed, namı diğer Malta’nın Kralı; cep telefonlanarak, Hasan Maç; bitmez tükenmez projelerini yılmadan, bıkmadan anlatarak, Ferdi; yirmi bir günde bir halkın arasına çıkarak, Bilal; kahvede, beş dakikada beş hikaye yazılabilir alıştırmaları yaparak, Apo; yol kenarlarında, Hızır a.s. bıraktığı emaneti arayarak, Sinan; teskerelenerek, Timur; kırılarak, Fenerbahçe Galatasaray’ı yenerek geçirdiler [Şubat 2006]

Mart 7, 2007 Posted by | Çetin Tankoç, Malta'dan Haberler, Sayı 8 | Yorum bırakın

CELİL OKER’LE ONBEŞ DAKİKA

celiljoca.jpg

– Remzi Ünal Nereden Çıktı? –

ERKAN SAKA

Polisiye roman okuyucusu olduğumu söylemem. Celil Oker’le Türk ya da yabancı polisiye romanlarını karşılaştırmamı da beklemeyin. En azından şimdilik. Gerçekten mütevazi bir insan olan Celil hocanın roman yazarı olduğunu, hem de polisiye romanlar yazdığını çok sonra öğrendim. Geçen baharın vize sınavları zamanında kendi sınavı için gözetmen ararken, ben bir masanın üzerine oturmuş ayaklarımı sallandıra sallandıra “bir kitabınızı imzalayıp verirseniz gözetmenlik yaparım” demiştim. O zamandan beri Celil Oker okuyorum. Geçenlerde beşinci kitabı bitirdim, yakında son romanına başlayacağım. Bütün romanlarını kendisine biraz emrivaki yapıp imzalattım. 3-4 hafta önce Bilgi Üniversitesi’nin meşhur kayıt haftasında hepimiz ofislerimizde tıkılıp öğrencilerimizi beklerken, bir 15 dakika Celil Bey’in odasına kaçıp bu görüşmeyi gerçekleştirdim. Celil Bey güzel bir insan olduğundan böyle ayak üstü görüşmeye ve hazırlıksız bir görüşmeciye aldırmadı. Bu görüşmeyi tetikleyen Celil Oker’in yarattığı Remzi Ünal karakteri oldu. Bütün romanlarında hepimize bazı bakımlardan çok tanıdık gelen, bazı bakımlardan ise herhalde özel detektif olduğundan böyle dedirten Remzi Ünal’ı anlamaya çalışan bir görüşme. İtiraf edeyim ki Houston’daki üç yılım değil de Amerika’da Remzi Ünal’ın kendisi daha çok kahve içmeye başlamamda etkili oldu…

Okumaya devam et

Mart 6, 2007 Posted by | Celil Oker, Erkan Saka, Röportaj, Sayı 8 | 1 Yorum

SENİ SEVİYORUM MESELA

çetin tankoç

gelinliğinde kar lekeleri ve bir adamın ellerinde sevda yenilgileri. kahve fallarına sığınmış kısmet arayan bir anne. yalanlarla başlıyor aşklarımız kardeşlerim! ve yalanlarla sürüp gidiyor sevda yenilgilerimiz. seni seviyorum mesela ve ardından diz dize sürtüşmelerimiz masa altlarında yalan meselâ. yalan meselâ masamıza salebi bırakan garsonun nezaketi. kaba sevişiyoruz, sevişirken kabayız kardeşlerim! öpüşürken unutmuş olmalıyız besmeleyi ve

bir meleğe gözlerini nezaketten ört demeyi.

kırılıyor peçesi ellerinde bir rahibenin, anlıyor olmak ne mümkün meryem gibi saf ve temiz.

­­– idealler zordur !

peçeyi kıran rahip hafif ve rutubet kokan bir sesle…

Mart 5, 2007 Posted by | Çetin Tankoç, Sayı 8, Şiir | Yorum bırakın

GECENİN BİR YARISI*

YASİN BEYAZ

Tik tak tik tak…….

Saat, gece olmuştur.

 

Arada bir arka sokaktan geçen arabanın gürültüsü ya da bir sarhoşun hafif naralarından başka bir şey duyulmaz. Bir de tik tak tik tak …

Eşyadan arınmış bir oda ve insanlardan arınmış caddeler. (Bu kadar insan ne yapar acaba)Oturduğum sandalyeden Haliç’in karşı kıyısındaki tepelerde bulunan evler, karşı apartmanın çürümüş televizyon anteni ve bir de camdan yansıyan benim odamın tavanı gözüküyor.Hayal dünyamı biraz daha geniş tutarsam karşı tepelerde bulunan evlerin içindeki insanları ya da karşı apartmanda herhangi birisini dahi görebilme imkanım olabilir… Karşımda duvar saati. O kendi işleyişinde. Odada yerdeki yatak haricinde varolan birkaç eşyanın duvara yansıyan görünümlerini izliyorum. Onlara kendi gölgemi de dahil ediyorum. Kendimle oynayamasam bile gölgemle oynamaya çalışıyorum. Odanın boş olması bana o kadar çok alan bırakıyor ki. Burada eşyanın arasında kaybolmam mümkün değil. Varlığımdan rahatsızlık duymaya başlıyorum.

Yavaş yavaş sandalyeden kalkıyorum.Ve gölgem uzuyor.Gölgem ilerliyor ilerliyor.Usulca yanına sokuluyorum.Kırılgan ve titrek.Yaklaştıkça soluğum yüzüme vuruyor.Böylece kendi gerçekliğini buluyor. Biraz da takip edilmek istiyorum. Cama yaklaşıyor ve onu ardımda bırakıyorum. Camdan karşı binaları izliyorum. Lambası yanan birkaç evin ışıkları da kısa aralıklarla sönüyor. Uğraşılacak, izlenebilecek hiçbir şey yok. Cama soluğumu üfleyip Ey Ebuzer yazıyorum! Senin atan İbrahim’dir diye tiz bir ses çıkıyor dudaklarımdan ve bu ses odanın bütün köşelerine çarpıp geri geliyor…Oda tüm çıplaklığı ile karşımda.

Banyodan musluğun sesi geliyor. Kulak kesiliyor ve onun sesinde bir ahenk yakalamaya çalışıyorum. Bir müddet sonra ses rahatsız etmeye başlıyor. Gidip kapatıyorum. Bu sefer de sessizlik rahatsız ediyor. Bir şeyler mırıldanmaya çalışıyorum. Ama bu kez kendi sesim beni rahatsız ediyor.Ne kadar da iğrenç.Eylemsizlik ve zamanın boşluğu beni kuşatıyor. Gene gözüme saat ilişiyor. O beni ilgilendirmiyor artık. O çalışsa bile ben durmuş bir vaziyetteyim. Bütün uğraşlarımı yitirmiş durumdayım şu anda. Yanımda birini öldürseler dahi kılımı kıpırdayacak halim yok.

Odanın tavanına bakıyorum. Çok basık. Tahtaların ve oda kapılarının da koyu olması bulunduğum ortamı ve beni iyice geriyor.

Evde olmadığım zamanlarda evdeki eşyalar ne yapar hep merak ederim. Acaba bir gün gizlice kullandığım odanın kapısını dinlesem bir ses duyabilir miyim. Ya da bir gün bilinçsiz olarak evin kapısını sessizce açsam eşyaların birbirleri ile olan konuşmalarına şahit olabilir miyim. Bu konuşmalarda başrol kime ait olurdu acaba.Her nedense bu işi başlatabilecek olanın kitap okurken oturduğum sandalye olacağını düşünmüşümdür hep. Hakkımda ki düşünceleri neler olurdu ki…

Çatıdan epeydir bir ses gelmiyor. Kuşlar ya göç ettiler yahut da yavruları büyüyünce çekip gittiler. Ne iğrenç sesleri vardı onların. Gece sakin ve uyutucu, ağırdan alan uykulu sesler ama sabah gün ışımasıyla beraber iğrenç, mutluluk sesleri. Birbirlerine bir şeyler müjdeleyen sesler.

Duvardaki panoda helan daha abimden kalan bir not var. Bu notların niçin yazılmış olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. Ama bu fazla uzun sürmüyor.

Çekyatın üzerindeki kitaplar gözüme ilişti. Okumayı bıraktığım yer halen daha ayrık olarak duruyor. Bu kitaba niye başladım, niye bitiremedim bunu hatırlamıyorum. Öteki odaya girince aynı şekilde diğer kitaplarla da karşılaşıyorum. Ne zamandan beri kitap okumuyorum? Bilgisayarın üzerinde bir sürü film var.Onlara tek tek bakıyorum ama sadece bir kaçını izlemişim.

Acaba diyorum.

Bu kanımı doğrulamak için buzdolabına bakıyorum. Sütün, ayranın, margarinin tarihi geçmiş ve dolaptaki meyveler çürümüş. Çok da kötü kokuyorlar. Onları hemen çöpe atıyorum. Birden tezgahtaki bulaşıkları görüyorum. Çay içtiğim bardaklar dahi küf tutmuş. Neden sonra midemin bulandığını fark edip camı açıyorum.

…………………………………………………………………………

 

Sabahleyin büyük bir özenle düzelttiğim çekyatların örtülerini akşam eve geldiğimde bozuyorum. Ama birileri tarafından bozulmadığı hemen belli oluyor. Varsayalımki öyle olsun.Ama yatakta bir koku ve insana ait bir sıcaklık yok.

Ertesi gece.

Bilgisayara bir müzik CD’si koyuyorum. Ve müziğin sesini dışarıdan gelelecek sesleri önleyecek şekilde ayarlayıp sandalyemi cama yaklaştırıyorum. Sandalyeye oturup ayaklarımı duvara dayıyorum. Camdaki lambanın yansımasına odaklanıyorum.Bekliyorum. Bir boşluk oluşuyor. Boşluktan bir kapı aralanıyor.Bir adam beliriyor. İlerle gidebileceğin yere kadar git diyor.Ben de ardından onu takip ediyorum.

 

Ve duvardaki tablo gözüme ilişiyor. Gölde yüzen ördeklerin en arkada olanının artık öndekilere yetişemeyeceğini anlıyorum.

 

 

*Bu yazının yayınlanmasında hiçbir editoryal sorumluluk üstlenmemiş bulunmaktayım. Sorumluluk tamamen, başta yazının yazarı Yasin BEYAZ ve editörlerden Erkan SAKA’ya aittir.

Çetin TANKOÇ

Mart 5, 2007 Posted by | Deneme, Hikaye, Sayı 8, Yasin Beyaz | 1 Yorum

MİSAFİR ODASI- ORHAN VELİ KANIK*

AŞK RESMİGEÇİTİ

Birincisi o incecik, o dal gibi kız, Şimdi galiba bir tüccar karısı. Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir. Ama yine de görmeyi çok isterim, Kolay mı? İlk göz ağrısı.

İkincisi Münevver Abla, benden büyük Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları Gülmekten katılırdı, okudukça. Bense bugünmüş gibi utanırım O mektupları hatırladıkça.

………….. çıkar ………….. dururduk mahallede ……………………. halde ………… yan yana yazılırdı duvarlara ………………. yangın yerlerinde.

Dördüncüsü azgın bir kadın, Açık saçık şeyler anlatırdı bana. Bir gün de önümde soyunuverdi Yıllar geçti aradan, unutamadım, Kaç defa rüyama girdi.

Beşinciyi geçip altıncıya geldim. Onun adı da Nurinnisa. Ah güzelim Ah esmerim Ah Canımın içi Nurinnisa.

Yedincisi, Aliye, kibar bir kadın. Ama ben pek varamadım tadına. Bütün kibar kadınlar gibi Küpe fiyatına, kürk fiyatına.

Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin. Üstelik ……. Yalanın düzenin bini bir para. Okumaya devam et

Mart 5, 2007 Posted by | Alıntılar, Orhan Veli Kanık, Sayı 8 | Yorum bırakın