Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

SON FUTBOL GÖSTERİSİNİN ARDINDAN

Zidane kafa atarken

Zidane kafa atarken

Sinan Kızılkaya

Futbol izlemek, maç seyretmek ve taraftar olmak sıradanlığına ve bayağılığına rağmen niçin bu kadar çekici. Böyle bir soruyu cevaplamak üzere tasarlanan bir girişime tanıklık edecek bir metin her halükarda Azınlıktan olma hissini dayatacaktır insana. Azınlık olmak; bir taraftan kitleyle bütünleşme, birleşme, kitlenin içinde erime, kitlenin eyleminde kendinden feragat ederek yalnızca bir ‘an’ olarak orada varolma ve böylece tehlikeden ve her tür tehditten korunabilme arzusu ve beri taraftan bu bütünlüğün insanın hususiyet arzeden macerasına ket vuruşu ve hatta güruhun içinde olmamak kastıyla evvelden ilan edilmiş şerhlerin bazen de manifestotik ilkelerin bir anda ilga edilmesi mecburiyetinin ikilemi. Azınlık olmak insanı yorar. Sürekli olarak katıldığı her sıradan eylemi illa ki bir açıklamayla meşru göstermek ister. Bu meşruiyet, herkesten önce kendi için gereklidir. Çünkü, sanki günah işlemiş gibi ve sanki tövbeye gerek yokmuş gibi yaşanamaz. Bir kapıya yüz sürmenin ferahlığında dinlenmek gerekir.

Gelgelelim bizi sakıncasız kabul edecek bir evimiz var mı ki kapısına yüz sürelim. Gittiğimiz hiçbir yerde uzun süre konaklayamayız. Kapının bizi dışarıya çağırır gibi açık tutulduğunu hissederiz. Bu tam da bir Azınlıktan olma halidir. Hiçbir yerde emniyette değiliz ve hiçbir evin sahibi biz değiliz. Dışarıya çıkmak bir an-da bizi karar vermişliğin dingin koynuna kaçırır. Fakat dışarıya çıkmak nihayetinde farkedilir ki ortada kalmaktır ve ortada kalmak orta yerde herkesin saldırısına açık kalmaktır. Bu hissedilir, çünkü Azınlıktan hiç kimse cesaretini bir serseri gibi uzunca sürdüremez. Onlar yalnızca bir ‘an’ cesur olurlar ve sonra ebedi hallerine, korku ve tedirginlik hallerine geri dönerler. Serserilerin dışarıya çekilmekle övüngenliğine karşın Azınlık kişi kendini alçaltmakla maluldür. Yine de Azınlık kişinin bütün bu korku ve tedirginlik halinden türeyen sürekli teyakkuz hali onun dünyayı anlaşılır kılmasını sağlar. Azınlıklar sayesindedir ki biz dünyanın cennet olmadığını ve olmayacağını hatırlarız.

Azınlık kişi ergin, olgun kişidir. Bir farkına varmışlık nedeniyle bilincine müdahil olmasıyla o Azınlıktan olmuştur. Azınlık hissi bu anlamda kalıtımsal değildir, anne baba üzerinden taşınmaz ya da bir kültürel dayatılmışlık da değildir, insanın kendinden başlayan bir yolculuğudur. Bir çocuk bundan dolayı asla Azınlıktan değildir. Onun taraftarı olacağı ezeli-ebedi yekpare kahramanları vardır çünkü.

Azınlıklar dünyayı anlaşılır kılmakla beraber dünyayı güzelleştirirlerde. Onların tek sermayesi her hali, her nesneyi en güzel haline irca etmektir. İşte tamda bu yüzden gerçek futbol izleyicileri Azınlık kişilerdir. Onların maç seyrederkenki gerilimi, sevinci ve taşkınlıkları ya da mutedil duruşları ve kırgınlıkları futbol kadar seyredilesidir.

Azınlıklardan olmak bir erginlik halidir. Kendi yolculuğunun ayırdına varmak ve ayırdına vardığı farklılığına her an yeniden kurgulayarak sahip çıkmak, buna karşın çocukluğun yekpare dünyasına ve o dünyanın kahramanlarına duyulan özlemin şimdiki an-dan memnuniyetsizliği sürekli beslemesi sayesinde uzayan bir haldir. Kaybedilen ve bir daha asla ele geçirilemeyecek bütünlüğün dünyası, çocukluğun kılıçlarına küsen kahramanlarının dünyası, hakemden bir dakika daha dilenen bakışların şaşkın dünyası, bütün zaferlerin ardından gelen kesin ve son mağlubiyetin çıldırtgan dünyası, hüznün o evrensel dünyası bir kopuşa, kendini saran haleyi yırTmaya çabalayan bir kaçışa zorlar. Evet, onanmaz yaranın, dizleri bağlı adamın üzerinden geçer gibi bütün oyunların üstünden geçmesiyle çocukluğun sokağında harp divanı kurulur. Ve bu dünyaların üstüne gecenin örtüsü çekilir. Çocukluğun bittiği, insanın büyüdüğü ilan edilir. Azınlıklara böylece eren kişi keskin bir mahrumiyetle bilincine açılır.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım birkaç futbol maçı, Dünya Kupası maçlarının oynandığı geçenlerde zihnimde eski yekpare zamanların mutlu ve bazen hüzünlü hatıraları olarak kendini yeniden anımsattı. Unutulmaz bir Prekazi vardı ki Monaco karşısında gerilipte topa olabildiğince sertçe abanıp tabelaya 1–0 yazdırdığında hatırladığım tek şey sonlanmayan bir coşku idi.

90’ların başı ya da hemen öncesiydi. Hala Yugoslavya ayaktaydı. Hiç çökecek, dağılacak ve ardından Saraybosna’yı aklımın bir köşesine yazacak kancık savaş yaşanacak gibi değildi. Romanya da ise Çavuşesku iktidardaydı. O vakitler aklımın alabileceği her şey olanaklıydı. Büyümemiştim daha ve nede olsa imkansızlığın ve acziyetin o sert duvarına henüz toslamamış ve kös-kös oturacak yaşa ermemiştim. Yugoslav yandaşlarımıza rağmen Yüzbaşı Haci bizi yarı finalde 4-1 yeniyordu o geçmişte. Coşkuyu sonlanmaz bir halde nasıl yaşamışsam mağlubiyetin hüznünü de onun kadar derin yaşıyordum. Çocuktum ve bir coşkuyu ancak bir hüzün, bir mağlubiyeti ise yalnızca bir zafer unutturabiliyordu.

Yine o yıllardan hatırladığım bir başka maç ise 90 Dünya Kupası finali. İtalya da geriye kalan iki takım vardı. Biri Maradona’nın takımı diğeri Almanya. 86’ da yine bir Almanya –Arjantin finalinde kaldırdığı kupayı Maradona ikinci kez kaldırmak istiyordu. Ve ben Maradona’ya hayrandım. Burnundan soluyor gibi görünen küçük bir adam hırçınlığı ve tıknazlığıyla arızalı kahramanımdı benim. Maradona’nın kimseye verecek hesabı yoktu ama istediği zaman rakibinin kalesine öyle bir dalardı ki herkesler ondan ürkerdi. O yıllarda onun sevinirken ve üzülürken tankolara hiç benzemediğini görmüştüm.

90 Dünya Kupası finalinde Almanya, Arjantin karşısında oynadığı defansif oyunla Arjantin’i önce durdurmayı başardı. Babam Bekınbaur’un büyüklüğüne şahit olmuş bir Almanya göçmeni olarak Bekınbaur’un takımını tutuyordu ve aralıklarla Almanların birazdan gol atacağını yineliyordu. Oysa ben ne kadarda çok istiyordum kudretli Almanların yenilmelerini ve babamın yanılmasını. Maç golsüz devam ediyor ve taa penaltılara kadar uzayacakmış gibi görünüyordu. Arjantin’in kalesinde penaltı çıkaran bir kahraman duruyordu: Goygoçeyya. Maradona maç penaltılara kalırda Goygoçeyya sayesinde kupayı alırlarsa söz vermişti, Arjantin’e bir Goygoçeyya heykeli dikeceğine. Fakat maç penaltılara kalmadı ve Almanya ansızın bir penaltı kazandı. Dakikayı bugün gibi hatırlarım, 86’ ydı. Defanstan gelen Bremen Goygoçeyya nın karşısına geçti. Unutulmayacak bir andı. Maradona’nın hayalleri ve Goygoçeyya nın heykeli.

Yazık ki Bremen golü attı ve Arjantin kaybetti. Maradona ağlıyordu ve evet hiçte tankolar gibi değildi. O zamanlar çocuktum ve nedense kahramanlarım eninde sonunda kaybediyordu. Hiç kazanamayan Filistin gibi çaresizdi o gece Maradona.

Maradona ağlıyordu ve sayfa kapanıyordu. Yıllarca Maradona’nın ağlamadığı bir 90 kupa finali hayal ettim. Ama bütün hayaller olanaksızlıkla ketleniyordu. Mümkün değildi. Çünkü maçın bitiş anı, bir türlü kabullenilemeyen o çaresizlik anı, acz içinde bırakan o suskunluk anı, unutulması yasaklanan çocukluğun o kopuş anı, büyük mağlubiyetin tescillendiği o anı bir kere yaşamış olmak yoksunluk ve kudretsizlikle sarıyordu bütün muhayyileyi. Büyümek, sanırım yenilmeyi kabullenmek oluyordu böylece.

Kabullenilmiş bir yenilginin ardından yıllar sonra Maradona’nın şimdide bir taraftar olarak yine bir arızalı duruşla desteklediği Arjantin, Almanya karşısına çıkıyordu. 2006 Dünya Kupası çeyrek finalinde bu eşleşme ortaya geldiği andan itibaren baştan aşağı beni saran bir intikam duygusuydu. Onatlı yıl önce kurtarılamamış bir penaltının intikamı için bütün hıncımla televizyonun karşısına oturdum. Almanya hala Bekınbaur’un takımıydı, Arjantin ise Maradona’nındı. Ağırbaşlı Almana karşı hırçın Latin, Avrupa’ya karşı sömürge, efendiye karşı zoraki bağımsız eski köle, safkana karşı soyu bulanık, kuzeye karşı güney, merkeze karşı çeper, kutsanmışa karşı lanetli, kadirşinas akla karşı vandal yürek, muteber mutedile karşı müptezel müptela. Tarihimin büyük hesaplaşması için sahadaydılar.

Kazanma isteği ve ümit veren Arjantin’e güven aynı zamanda bir daha kaybedebilme ihtimalinin tedirginliği üzerimdeydi. Zayıf Arjantin orta sahasına karşı Almanların sabırlı ve direngen takım oyunu bir tuzak olabilirdi. Ama yine de ölçülü ve dikkatli Alman oyununa karşı atak ve hırçın Latinler savunmayı telaşa düşürüp gol bulabilirdi. Her şey söylenebilirdi. Ama oturup maçı izlemekten ve yalnızca izlemekten başka hiçbir çarem yoktu. İzlemeye koyulduğum maçta Arjantin ilk golü buldu. Ama Abondane Zieri yersiz vakitsiz sakatlanınca Messinin oyunları mecburen askıya alındı. Ve sonra Almanların golü geldi Latinlerin ürkek ve Avrupa tarzı savunma oyununa geçtikleri dakikalarda, rakiplerine en çok benzedikleri o dakikalarda. Berabere devam eden maç uzatmaların ardından penaltılara kalırken Arjantin’i ve beni saran tedirginlik kancık bir akrep gibi zehrini içimize akıtarak elimizi ayağımızı birbirine dolayınca, tarihlerinden devraldıkları efendiliğin tevarüs ettirdiği soğukkanlılıkla topa yanaşan Almanlar ve kaleye dikilen Lehmann ise bir bardak soğuk suyu o sıcakta yavaşça içer gibi zaferi omuzladılar. Bir oyunu hep kazanacak gibi devam ettirip penaltılarda kaybetmek tarihe geç katılmış bir ulusa, efendiler ulusunun ‘öğrenecek daha çok şeyiniz var’ diyebilme becerisi miydi? Yıllar sonra zafer ümidi ve hatta inancıyla çıktığımız rövanş maçında da yenildik. Yenildik ve boynumuza asılmış demir halkanın ağırlığıyla, sahadan çıkarken, çökmemeye çabaladık yine.

Bu yazıya başlarken istemeden de olsa Azınlık hissiyle başladım. Azınlık girişinden sonra yazdığımı silmeyip yazının beni götüreceği yere kadar gitmeye niyetlendim. Bu belki, ‘bir yazı nasıl yazılır’ ın profesyonelliğinden habersiz acemi yazarlıkla alakalı belki de aklıma bir zaman takılmış bir halden yazarak sıyrılmak isteğiyle. Sanırım 2002 Dünya Kupasıydı ve Etyen Mahçupyan yanlış hatırlamıyorsam ‘Azınlıklar ve Futbol’ isimli bir yazı yazmıştı. Bir azınlık cemaati mensubu olarak tabiiyeti olduğu ülkenin milli takımının maçı karşısında, kenetlenmiş topluluğun coşkun milliyetçiliğinden duyulan endişe ve endişeden kaynaklı ayrıksılığın gerginliğine rağmen katılma isteğinin, taraf olma arzusunun çekiciliğinden türeyen kararsızlıkla maç izlemek nasıl bir haldir. Mahçupyan’ın cevaplamaya çalıştığı soru buna benzer bir şeydi. Bana tanıdık gelen bir histi bu. Bir azınlık cemaati mensubu olmamama rağmen bana tanıdık gelen bu his sanırım siyasi bilişe açılma serüvenimle alakalıydı. Bir kere edindiğim bilinç toplumun habersiz olduğu derindeki gerÇekliğin ayırdına varmamı sağlıyordu. Kendi varoluşumla doğrudan muhatap olmayı seçmiştim ve bu nedenle hakikati avucuma geçirmeyi başarmıştım. Herkes gibi sıradan değildim. Bilincimle karşılıklı duruyordum ve onu kurmuş ve toplumun genel temayülünden onu kurtarmış olmakla ayrıksıydım. Beğenilerimle ve reflekslerimle dahi farklılaşmak istiyordum. Tam olarak bu durum beni bir Azınlık-kişi kılıyordu. Herkesin tuttuğu takımın yenilmesini isteyebiliyordum. Başka milliyetçilikler karşısında yakınımda ki milliyetçiliğin hüznü beni sevindirebiliyordu. Fakat niyeyse, asla tam olarak böyle olmuyordu. Derinden gelen bir his karşısında hangi gole sevineceğimin kararsızlığıyla hep burkuluyordum. Hangi tarafı tutacağını, kim için hayıflanacağını ve kiminle coşacağını bilememek, herkeslerin karşısında yine süklüm püklüm önüme bakmaktan başka çare bırakmıyordu bana.

Bazı yıllarda böyle geçti. O zamanlardan bugüne bakiye kalan, futbolun yenilenlerine duyulan bir sempati oldu. Daha doğrusu yenileceği baştan belli olanlar, bütün yarışlara sonradan katılanlar, efendilerine karşı sahaya çıkanlar, zayıflıklarına rağmen direnen ve atağa geçenler, bir intikamın hesabını güdenler, sahada azınlık gibi duranlar. Siyahlar, melezler, Latinler (hep kazanan olması nedeniyle kibirli Brezilya hariç) Afrikalılar, Müslümanlar. Oyunlarını dünyaya seyirlik olarak kabul ettiren Avrupalılara karşı temellük edemeyecekleri bir oyuncağı zaptetmek üzere hücuma geçen Barbarlar…

Üstün takıma karşı zayıfın yanında olmak tarihe müdahil olacak mucizeyi bekleyen saflığın belirtisi değil mi. Hep bir sürpriz beklemek. Fakat kaderine razı olmayan bir oyuncunun 11 rakibinin özgüvenine ve 10 arkadaşının ataletine rağmen herkesleri çalımlayıp, şaşırtıp, kalelerini devirerek, şehirlerini sarsarak meclislerine bayrak dikmesini beklemek şu yaşadığımız hayatın en heyecanlı yanı değilmidir.

Barbarlığın şanlı komutanlarından Maradona’nın tribünden arka çıktığı takımı, benim takımım kupadan elenince seyredilecek bir şeyin kalmadığını düşündüm. İtalyan’ın 119. ve 120. dakikalarda Almanya’ya attığı iki gol bile çok önemli değildi. Avrupalıların kendi aralarında bekle-görcü, estetik yoksunu, kuru bir kazanma arzusu dışında bütün güzelliği fesheden, bir makinenin yalnızca son anda tek gerekli hamlesine ayarlı oyunları beni kahvehanede uyutmaktan başka bir işe yaramadı. Derken final geldi. Fransa – İtalya. Yine iki Avrupalı takım. Fakat garip bir Fransa’ya karşı safkan İtalyanlar. Fransa karmakarışık bir takımdı. Kadrosunda neredeyse Fransız-soylu oyuncu yoktu. Barthez ve Sagnol dışında geriye kalan bütün oyuncular sömürgeci ve asimilasyonist geçmişinin bakiyesi bir kuşaktı. Arka mahallelerin çocukları, sömürgelerden iş umuduyla Fransa’ya göçen babaların çocukları, belki de ünlü futbolcular olmasalar Paris’i kızıl alevlere boğacak çocuklar şimdi giydikleri Fransa formasıyla geçmişlerini ikircikli bir tarihsel sorguyla yanıtlamaktalar. Dünya Kupası öncesi Fransız sağının, Fransız-soylu olmayan oyunculardan kurulu bir takımı tartışma konusu yaptığı da hatırlanırsa göçmen çocuklarının giydikleri formaya rağmen ve hatta o formadan daha çok sömürgelerin intikamını çağrıştırdığı anlaşılabilir. ( İlginçtir, 2002 Dünya Kupasında bu Fransa ve yine bu futbolcular, Fransa’dan bağımsızlığını kazanmış Senegal’e kaybetmişlerdi. Bu tam olarak bir sömürge zaferiydi. ) Bu göçmen çocukları grubu Fransa’nın bayraktarlığını yaparak Fransa’nın içine sızmaya çalışan Barbarlar gibi görünüyorlardı. Tamda bu nedenle İtalya’nın küstah duruşuna karşı öz-Fransız yoksunluğu nedeniyle kibirsiz olan Fransa-göçmenler takımı taraftarı olmamı gerektirdi. Kaldı ki Fransa devrimlerle anılan bir ülkeydi. Aslında bizi hiç ilgilendirmeyen ve bir elin parmakları kadar kurulan cumhuriyetlerinden sonra merkezin devrim imkânları tükenmişken, çeperden merkeze yürüyen Barbarlar ‘acaba yeniden bir devrime zorlayabilirler mi’ sorusuna verilebilecek cevapların birisi hatırına Fransa’yı destekledim. İstikbalin Fransa’sı Barbarların olabilir mi? Ne de olsa bitmiş ve başlamamış bütün devrimler yalnızca taşıdıkları ve hatırlattıkları coşku için olsun dünyayı güzelleştirmiyor mu?

Kendi geçmişime baktığımda, Fransa’ya olan ilgimin temelde Cezayir üzerinden beslendiğini görüyorum. Modern tarihin bu önemli failini Cezayir’e bıraktığı mirasla tanımıştım. Ben Bella’ nın hatıratı ve Frantz Fanon’un Cezayir Bağımsızlık Savaşı Anatomisi sömürgelerde her insanın karşılaştığı dehşeti bana tanıdık kılmıştı. Bu Fransa’nın tarihiydi. Fransız’ların hükmedebilmek için pervasızlaşmalarına rağmen ayak direyen, diş bileyen, hınç eden Mağribin tarihi. Fransa’yı ilk olarak bu mirası üzerinden tanıdım. Benim aklıma öylece giren Fransa yenildiğini kabul etmiş, Cezayir’den çekilmişti. Fransa çekildi fakat Cezayir Fransa’nın içine saplandı. Öyle ki Paris’i çok iyi tanıdığı devrim kargaşasına çekebilecek Mağripli yeniyetmelerden başka kim kaldı.

Fransa ve içindeki Cezayir birbirini halen kolluyor. Fransız sağından Türkçeye yansıyanlara bakın bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Ortada dönüp duran göçmenlerin entegrasyonu tartışmalarına bakın, anlarsınız ki usulünce gömülmemiş bir şeytanın hortlamasından korkuyorlar. Bir kere bulaştıkları savaşın bitmezliğinden ürküyorlar.

Bu Fransa’nın kadrosuna bakın ‘zencileri, müslümanları, komünistleri’ göreceksiniz. Fanon’un hemşerisi Henry’i, Berberi şahını Zeynüddin Baba Zidan’ı göreceksiniz ve Ribery’nin müslüman olduğunu hatırlayın. Fransa kendini hiç terk etmeyen geçmişiyle, içine çakılı duran Mağribin ve Antillerin rengiyle finale geldi. Safkan bir Avrupa takımına karşı göçmenler takımı Fransa.

Maradona’nın Dünya Kupasını ikinci kez kaldırmasını çocukken nasıl arzulamışsam Zeynüddin Baba Zidan’ı da ellerine aldığı kupayla görmeyi o kadar çok istiyordum. Maç başlarken beni yine tedirginlik sardı. Kaybedebilirdik fakat bu kez Fransa’ya tombaladan bir penaltı çıktı. Ve Zeynüddin Baba Zidan’ın ilk anda gol mü değil mi anlayamadığım, beni korkudan delirten vuruşu. Böyle bir şakaya katlanmak mümkün değildi ama öne geçtik. Artık maçın rahat geçeceğini düşünürken biraz sonra İtalyan’ın duran toptan golü geldi. Bundan sonrası yine tedirginlik hali olacak derken Fransa ikinci devre boyunca oyunu İtalyan defansı üzerine taşıdı ve her an gol atacakmış gibi oynadı. Derken maç uzatmalara gitti. Fransa’nın oyuncu değişiklikleri yapılmamıştı. Sadece Henry sakatlanınca çıkmıştı. Zeynüddin Baba Zidan’ın sakatlık durumuna göre Domenech beklemedeydi. Anlaşılan Zeynüddin Baba Zidan sahada kalırsa Ribery,Trezeguet ile değişitirilecekti. Oysa Ribery’nin etkin olabileceği ve oyundan düşmediği dakikalardı. Oyun içinde ki yer değişikliğiyle Ribery sol kanata alındığında bu görüldü de. Sol kanattan ceza sahasına, defansın içine daldığında inanılmaz bir gol pozisyonu kotardı ve bize büyük bir şaka yaptı. Fransa yüklendikçe İtalyan savunması çatırdıyordu ki, bu seferde Buffon Zeynüddin Baba Zidan’ın kafa topunu parmak uçlarıyla çeldi. Ve Ribery dışarı çekildi. Demek ki Zeynüddin Baba Zidan oyunda kalacaktı. Uzatmalarda Fransa oyuna yine hâkimdi ama bir soru vardı; Zenyüddin Baba Zidan, Ribery’siz ne yapacaktı. Derken İtalyan defansı serbest atıştan gelen topu çıkarırken ardından Fransa kaptığı topla yeniden yüklenecekken o arada bir şey olduğu fark edildi. Evet, o küçük anların birinde bir şey olmuştu ki, Materazzi yerde yatıyor ve kıvranıyordu, Buffon yan hakeme yalvararak ve heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Olan şey bizim gözümüze çarpmamıştı ve hakemlerde görmemişti. Hakemler hakemlere sorarken, orta hakem gözlemciye sorarken, gözlemci kamera kayıtlarına sorarken biz bekliyorduk. Bekliyorduk ve herkesler birbirine sorarken, orta hakem cevabı bulduğunu ilan etmemişken daha hiç kimsenin inanmadığı o an ekranlarda görüldü. Meğerse Zeynüddin Baba Zidan kubbenin yanına minare yerleştirir gibi, Materazi’nin göğüs kafesine berberi kafasını mıhlamış o kısacık anda.

Hiç kimseler onu daha önce böyle görmemişti. Sakin ve ağırbaşlı ve oldukça mütevazi bu adam ne oldu da bu kadar sertleşti? Kafalarda ki soru buydu. Onun mutlaka haklı olduğuna yürekten inanıyordum, oysa birçok kişi ‘bu hiç Zidane’a yakışmadı’ demekten kendilerini alamıyorlardı. Zeynüddin Baba Zidan’a yakışan nedir ki? Bana kalırsa, yaptığı neyse yakışanı odur.

Onun adının ‘Zinedine’ olarak yazıldığını gördüğüm ilk günden beri, daha Cezayir Berberisi olduğunu bilmezken bu olsa olsa bizdeki Zeynüddin’dir demiştim. Zeynüddin Baba Zidan sahadaki bütün zarafetine rağmen ilginçtir saha dışında hiç görünmeyen biriydi. Aslında onu zarif kılan birazda buydu. Üstünde belki de farkında olmadan taşıdığı Doğulu asalet ve ne düşündüğünü hiç belli etmeyen gösterişsiz Berberi siması nedeniyle onu yıllarca tek başına düşündüm. Oysa şimdi hırçın Maradona’nın yanına çok yakıştığını fark ediyorum. Bedenini ve topu sürüyerek defansı yarmak için rakibinin üstüne abanan Maradona’nın yanına ayağındaki topla beraber hafifçe süzülen Zeynüddin Baba Zidan’ı koyuyorum. ‘Tanrının eli’ ve Berberinin asi kafası yanyana duruyor artık hafızamda.

Pozisyonda gözden kaçırılamayan bir şey vardı. Bu hiçte sıradan bir çileden çıkma anına benzemiyordu. Bir şeylere katlanıldığı belliydi ama başka bir şeylere de katlanmayı alçalma addeden bir hali vardı Zeynüddin Baba Zidan’ın. Yapacağını yapacaktı ama kendini kaybetmişte değildi. Bir hakkı teslim etmenin kararlılığı, bir haddi bildirmenin mesuliyeti olarak o anı yorumlamak için hiçte ne olduğuna dair yığınla malumata sahip olmağa gerek yoktu. Hayatını borçsuz yaşamak isteyen Berberi kılıcını çekerken adaletli davrandı.

Beni daha ilk anda çarpan şey, çirkef İtalyan’dan ayrılan Zeynüddin Baba Zidan’ın geri dönerek kararlı adımlarla onun üstüne yürümesi ve bedenini hafifçe öne eğip epeyce kel kafasını göğüs kafesine zarafetle çarptırmasıydı. Bu ilk anda bile insanı büyüleyebilecek bir hamleydi, bir sanatçının yapıtına attığı son fırça gibi. Bitiren ve artık asla müdahil olunamayacak tamlığa, tamamlanmışlığa hayret ve hayranlıkla yönelten koputan an, kesinlik anı.

Koputan o andan sonra Zeynüddin Baba Zidan, ellerine yakıştığından herkesin hemfikir olduğu kupanın yanından geçerken belki biraz üzgün ama epeyce başı dik geçerek sahayı terk ediyordu. Aslında onun yapıtına son darbesi herkesi susturan bu sessiz geçişti. Yıllar önce Maradona çaresizliğine ağlamıştı ama şimdi Zeynüddin Baba Zidan kendinden feragat ederek bir haddi uygulamış olmanın dirayetiyle, alabilmek için bütün gücüyle çırpındığı kupaya elini sürmeden, yanından sessizce geçip gidiyordu. Herkesin saygı duymaya mecbur kaldığı bu adam, zaptetmek üzere girişilen bütün hücumların ardından vurulacak son kılıç darbesinden hemen önce, paylaşılamayan bu en güzel oyuncaktan yoksun kalmak pahasına, oyunun sonunu beklemeden oyundan çekiliyordu.

Oysa hemen öncesinde Ribery golü atmış olabilirdi ya da Buffon’un parmak uçları biraz daha az gerilebilirdi. Bunlar olabilirdi fakat o zaman bir efsanenin görkemli vedasını yaşardık. Büyük veda olmasına rağmen nihayetinde yalnızca örnek futbolcu olarak anılacak bir adamı seyretmiş olacaktık. Benzersiz bir ödül alacaktı bu maçın sonunda, iki kez en büyük kupayı kaldıran adam olarak alkışlanacaktı. Fakat öyle olmadı. Asla unutulmayacak bir geri dönüş anı, sınırı kalın çizgiyle çeken o büyük anı bize yaşatan Zeynüddin Baba Zidan giderken düşmanlarını mahcup düşürmüş olmanın onurunu taşıyor şimdi. Kısarak baktığı Berberi gözleriyle ve gösterişsiz kel kafasıyla onu seviyoruz. Londra’nın ortasına bırakılan Leyla’yı bir kez daha anıyoruz Zeynüddin Baba Zidan’ın anısına.

SİNAN KIZILKAYA

KOPUTAN AN İÇİN SÖYLENENLER

  1. Fransa, zenciler ve Müslümanlarla dolu bir takım. Aralarında komünistlerde var. Tüm bunları mağlup etmiş olmak aynı zamanda bir siyasi zaferdir. – İtalya senato başkan yardımcısı Calderoli

  2. Sayın Başkan, İtalya milli takım oyuncusu Materazzi’nin, Zeynüddin Baba Zidan’a sarf ettiği ırkçı nitelikteki, kötü ve hakaretamiz sözlerden dolayı şahsınızdan ve temsil ettiğiniz ülkeden özür diliyorum. O sözler, Zeynüddin Baba Zidan’ın onurlu bir insan olarak sert ve haklı bir tepki göstermesine neden olmuştur. – İtalya eski Cumhurbaşkanı Senatör Cossiga’nın Butefliga ve Chirac’a mektubundan

  3. Onurlu bir adam gibi davrandı, hakeme hiç şikâyet etmeksizin gidip kendi işini kendi halletti. – Cezayir Devlet Başkanı ve Paris yıllarından Ali Şeriati’nin arkadaşı Butefliga

  4. O engebeli mahallelerin içinden bir adam çıkarabilirsiniz ama o adamın içinden o mahalleleri asla çıkaramazsınız. – Takım arkadaşı ve Fanon’un hemşerisi Thierry Henry

  5. Zeynüddin Baba Zidan sahadan başı dik ayrılabilir. Ama diğeri değil… Kupayı kazandığı halde… Hayatta futboldan daha değerli şeyler var. – Takım arkadaşı ve o gece penaltı kaçıran tek futbolcu ( yalnızca bir santim ile ) David Trezeguet

  6. Oğlum aile onurumuzu korudu. Materazzi’ye diyebileceğim bir şey yok. Ama söylenenler doğruysa onun taşşaklarını tepside görmek istiyorum. – Annesi Melike Zidane .

Reklamlar

Ekim 9, 2009 - Posted by | Sinan Kızılkaya | ,

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: