Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

TRENDEKİ KÖSNÜL KOKU

TRENDEKİ KÖSNÜL KOKU

Ferdi AMCA

Trendeyim. Kasabaya gidiyorum. Niçin? Bu soruyu cevaplamalı mıyım? Bazen mazeret üretmekte güçlük çekiyorum. Kendime yalan söyleyebilirim. İyisi mi es geç yüreğim! Aramak için mi? Hayır. Sadece bahane üretiyorum. Belki böylesi daha iyi. Neden olmasın? Biraz dinlenir, kendimi bulurum. Ne zamandır yalnız kalmayı düşlemiyor muydun? Evet, ama ya… Başlarının çaresine bakarlar. Yeteri kadar… Yalnızlık zor biliyorsun. Sen yokken… Evet… Hayatımın… Katlanacağız. Ben öyle… Onlar için de… Ne dersin? Harika! Her şeyi nasıl da yoluna koyuyorsun. Tabii bundan doğal ne var?

“Pencereyi kapatır mısın?”

Hiçbir şeyin faydası yok. Baş ağrılarım nüksedip duruyor. Uykuya ihtiyacım var. Uyumalıyım. Kendimi kandırıyorum. Onunla hesaplaşmadan uyumam ne mümkün! Ah, gölgesi bile huzur vermiyor adama. Bir uğursuzluktur gidiyor.

    “Beyefendi, pencereyi kapatalım, üşüyorum.”

Yaşlı bunak üşüyormuş. Neredeyse yaz geldi, sevgili bunağımız üşüyor. İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin Afrika. Bunak!

O tuhaf olayın üzerinden ne kadar geçti hatırlamıyorum. Hiçbir şey söy… Geride… Ne… ne de… Onun… Kaldığım yerden… Aklımdan atamıyorum. Yer… O da bizi… Niyetimi… Aksi halde… Nereden çıkarıyorsun? Dengesini… Öyle olsaydı şimdiye değin… Kim bilir? Nasıl… Parasız… Var mıydı? Aklımı yitireceğim! Kayıp… Tanıyan ya da gören… Ya sonra yeniden… Belki.

Belki pencereyi kapatırsam susar bunak. Ama bu dayanılmaz koku… Şu fıçılar… Almasalar fıçıları trene. Ne var acaba içlerinde? Küf, çürük ve ekşi adına ne varsa yayılıyor kompartımana. Sonra bir bayan oturuyor karşıma; incecik bedeninden yayılan muayyen gün kokusu geliyor burnuma. Bulantı katmerleşerek artıyor. Ucuzluktan aldığı losyonun nahoş kokusu bayağılığa pek ala katkısını sunuyor.

“Pencereyi kapatmayacağım. Yolum uzun beyefendi.”

“Saygısıza bak!”

“Bana hakaret edemezsin.”

“Dingonun ahırı mı burası?”

“Kendine gel ihtiyar. Getirmeseydin sen de şu fıçılarını yanında. Kargo denilen bir şey var.”

“Parasını sen mi ödeyecektin?”

“Ne alaka?”

İhtiyarlığına dua etsin bunak. Saygı bekliyor benden. Öyle kolay mı saygıyı hak etmek? Başkalarının haklarına tecavüz ederken neyin beklentisi içerisindesin? Yaşlanmak seni Tanrı’ya daha mı yakın kılıyor zannediyorsun?

Gerilen ortamı bir anlığına da olsa elinde limonata bardağıyla küçük kızın içeri girmesi dağıtıyor. Annesi gayet meraklı ve biraz kızgın soruyor:

“Ne içiyorsun?”

“Hiç, limonata.”

“Bu soğukta?”

“Ne var bunda?”

“Soğuk kızım, üşütürsün.”

“İçeri kar yağmıyor ki.”

“Bak amcana söylerim, kızar sonra!”

Bayan, beni minibüs şoförüyle karıştırdınız galiba. Ben sizin bildiğiniz amcalardan değilim. Hem nerden amcası oluyormuşum? Varsa bir isteğiniz yanınızdaki bunağa söyleyin, o her şeye maydanoz olmaya hazır. Rahat bırakın da yolculuğun tadını çıkarayım. Sayenizde uykum da kaçtı.

Kadın meyyal gözleriyle boydan aşağıya süzüyor beni. Susmaya devam edersem, hiçbir şey olmamış gibi, tebelleş bakışlarını üzerimden çeker mi? Hala çocuğa bir şeyler söylememi bekliyor. Pekala, söyleyeceğim.

“Limonatayı çok mu seviyorsun?”

“Hı hı.”

“Öyleyse içmeye devam et. Faydalıdır.”

“Bak anne gördün mü, faydalıymış.” diyor küçük kız.

Annesi kaşlarını çatarak soruyor:

“Bakın yaptığınıza, ya hastalanırsa sorumlusu kim olacak?”

Evet, benim sorumlusu; Havva’yı bir elmayla kandıran yılan bendim, Şeytan’ı kendime uşak kılıp Tanrı’ya isyan ettiren de; Habil benim yüzümden öldürüldü; devleti ben icat ettim, sonra tek tek yıkıp yenilerini kurdum; Medyenlilere terazide sahtekârlığı ben öğrettim; Kızıldeniz’i geçince Yahudiler, bıldırcın etiyle yetinmeyip soğan için isyan çıkardım; Samiri’nin kulağına altın buzağının sırrını ben fısıldadım; Musa kutsal levhayı benim yüzümden kırdı; Dahhak’ı beyin yemeye ben alıştırdım, daha Hannibal yazılmamıştı o zamanlar; İskender’i benim iktidar hırsım zehirledi; Nöron’a Roma’yı yakmasını ben emrettim; kralın karısını ayartıp More’yi darağacında sallandırdım; İhtilal’de Robespier’dim, giyotine ilk kelleyi ben gönderdim; Raskolnikov’a tefeci karıyı öldürmesi için ben işaret verdim; dünya savaşlarını ben başlattım; Hiroşima’ya ilk bombayı ben yolladım; savaşta gönlüm Almanlarlaydı, faşistler yenilince BM’ye ilk koşan ben oldum; soykırımı bahane edip Filistin’i ben işgal ettim; kapitalist dünya Kore’ye girsin diye ilk önergeyi verenlerden biriydim, sonra ilk askeri birliği herkesten önce ben gönderdim; Avrupa’ya çifte standartçılığı ben getirdim; tüm ölümlerden, katliamlardan, soykırımlardan ben sorumluyum; kötülük adına ne yapıldıysa hepsinin tek sorumlusu benim; etrafa kötü kokular yayan fıçılar da benim, burnumun direğini kıran kokunun müsebbibi muayyen gününüzü belirleyen de…

“İnsanlar sizin kabalıklarınıza tahammül etmek zorunda değil. Saygılı olun biraz!”

“Hanımefendi sizin gördüğünüz ne ki! Trene bindim bineli bir pencereyi kapattıramadım. Üşüyorum diyorum, romatizmam var, ağrılarım başladı diyorum yine de dinlemiyor; kapatmıyor pencereyi. Bizim zamanımızda böyle miydi?”

Kadın masumane bir tavır takınarak başıyla onaylıyor bunağı. Sanki biraz önce gözleriyle karşısındaki erkeği taciz eden kendisi değilmişçesine sığınıyor Meryem kisvesine. Ah persona, riyakâr ucube!

“Yeter be, az susun! Konuşmadan duramaz mısınız yerinizde? Sizin pis çenelerinizden yayılan boş lakırdıları mı dinleyeceğim?”

Kondüktör geliyor. Bilet kontrolü için mi, yoksa sesime mi, ilk başta anlam veremiyorum. Bayana yönelerek (niye bayana yöneliyor, doğrusu onu da bilmiyorum):

“Bir sorun mu var?”

Onların konuşmasına fırsat vermeden başlıyorum derdimi anlatmaya:

“Bakın,” diyorum, “içerdeki kokuyu alabiliyor musunuz?”

“Ne kokusu?”

“Itır kokusu değil herhalde. İçerisi mezbeleden farksız. Bu adam fıçıları nasıl soktu dersiniz?”

“Eliyle.” diyor sırıtarak.

“Mevzuata aykırı ama…”

“Mevzuat mı?”

“Evet, mevzuat. Duymadınız mı?”

“İşe başlarken okumuştuk. Meslek içi eğitim kursunda vermişlerdi elimize.”

“Nasıl bir şeydi hatırlıyor musunuz?”

“Mevzuat mı?”

“Evet, mevzuat.”

“Hayır.”

“Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Sizin göreviniz bu fıçıları trene almamak. ”

“Arkadaş, kendini nerede sanıyorsun sen? O dediğin şey Avrupa ülkelerinde olur.”

“Senin de, Avrupa’nın da…” demek istiyorum. Ama kelimeler boğazımda düğümleniyor, bir türlü sese dönüşmüyor. Yutkunuyorum, küçük kızın limonatasını yudumladığı gibi.

“Biletiniz.” diyor. Bileti cebimden çıkarıp uzatıyorum kondüktöre. Ortasına kadar yırtıp geri veriyor bileti. Şimdi belki uyuyabilirim.

Tren yavaşlıyor. İstasyona yaklaşıyoruz. Kadın ve ihtiyar inmeye hazırlanıyor. Bir oh çekiyorum içimden. Pencereden istasyonu izliyorum. Yakınlarını uğurlamaya gelmiş insanları, seyyar satıcıları, boyacıları, yankesicileri ve yolcuları… İçlerinden biri dikkatimi çekiyor, diğerlerinden farklı; alımlı, bakımlı ve can yakıcı. Trene biniyor bütün zarafetiyle… Bu değersizdir, alma diyebileceğim ne varsa geride bırakıyor. Dua ediyorum yanıma oturması için.

Karşıma oturuyor. (Tanrı’m bu kadar çabuk cevap verdiğin için teşekkürler.) Ah, beni bir esrime sarıyor; vanilyalı dondurmanın ağzımda eriyip dağılması gibi zeveban oluyorum. Esvedeyn bakışlarıyla, onulmadık iç büküşleriyle, kıvrak hareketleriyle, halvete davet eden cüretkârlığı esir alıp hançeremi sıkıyor. Her lahza giderek kapılıyorum tılsımına; çarnaçar damarlarımdan dağılıyor o koku, vücuduma mugayir. Direncimi yitiriyorum pek kati. Şehevi dürtülerime uyarak yöneliyorum şeytanıma. Gözlerimi ayıramıyorum cazibesinden, vuruyor beni can evimden. Sayısını anımsamıyorum yoğalmalarımın, cüceler ülkesindeki pireye dönüyorum. Evveliyatında bürüyor beni o kösnül koku…

Burnumdaki kösnül kokuya uyanıyorum. Rüyaymış meğer. Anlıyorum ki o koku rüyadan baki. Saatime bakıyorum gözlerimi ovuşturarak. Tren istasyona yaklaşıyor. İhtiyarla kadın rüyamdaki gibi inmeye hazırlanıyor. Şimdi gözlerimi istasyona dikmiş o büyüleyici kokunun sahibini arıyorum.

Reklamlar

Ocak 6, 2009 - Posted by | Ferdi Amca, Hikaye, Post 13

2 Yorum »

  1. Güzel yazıydı baya uzun oldu ama okudum kalemine eline sağlık 🙂

    Yorum tarafından mectruy | Şubat 4, 2009 | Cevapla

  2. Çok güzel yazmışsın. Lezzetli vesselam. Son zamanlarda internette okuduğum en keyif verici yazı.kaleminin kömürü eksilmesin.

    Yorum tarafından rumi | Mayıs 26, 2009 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: