Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

ORKESTRA

Özgür CENGİZ

Piyanistimiz kontrolden çıkmıştı, ülke kaostaydı, ve ben artık düş görmüyordum. Her gece, piyanistimizin  bir rezalet çıkarmasından korkarak bin bir sıkıntıyla tamamladığımız konserlerimizden sonra, şehrin boş sokaklarından geçerek evime varıyor, uykuya direnmek için peş peşe yuvarladığım koyu kahvelerden sonra  kendimi  istemediğim  derin, karanlık, huzursuz bir uykunun kollarına bırakıyordum.

         Söylenenlere bakılırsa, ülke ortasından çat diye kırıverip afiyetle yenebilecek bir mısır cipsi kadar narin durumdaydı. Politikacılar, bilim insanları, sanatçılar, gazeteciler, ve nasıl olup da bir bilen olduklarını bilmediğimiz diğerleri, gittikçe sıklaşan elektrik kesintileri elverdikçe, ve arabalarına yakıt bulabildikçe televizyonlara koşuyor, oturma odalarımızın ortasında gözlerini kocaman açarak ve ağızlarından tükürükler saçarak nasıl da bir kaosa sürüklendiğimizden dem vurup duruyorlardı.

Aslına bakılırsa ben ve orkestramız için piyanistimizin huzursuzluğundan başka bir sorun yoktu başlarda. Her akşam, konser salonunun bizi destekleyen kuruluşlarca maaşları ödenen çalışanları önünden, okul müsameresinde ezberini unutmuş çocuklar gibi suçlu, başımız önde geçiyor, her geçen gün azalan bir kalabalığın önünde, artık notalarından başka hiçbir şeyi hatırlanmayan ölülerin konçertolarını, senfonilerini seslendirip duruyorduk. “Bak, gene salon dolmadı,” diyordu biletçinin, ışıkçının, makyajcının ve diğerlerinin umutsuz gözleri, “Bugün dünden de az seyirci var”. Bize şehrin dış mahallelerindeki,  bu gözlerden uzak, ulaşılması güç, soğuk konser salonunu reva görenlere, günden güne azalan izleyicilerimize inat daha da coşkuyla çalıyorduk gün geçtikçe. Böylelikle yanımızdaki çevre yolundan bin bir telaşla, gürültüyle akıp giden arabaların gürültülerini, kornalarını da bastırıyorduk kendimizce. Artık yüz çevrilmiş bir dinin kutsal sözlerini, unutulmaktan koruyan rahipler gibiydik ve dışarıda herkes, bizden habersiz, bir şeylerin peşinden çılgınca koşturup duruyordu.

         Bir akşam, piyanistimiz hayli coşkulu bir senfoninin son notalarını piyanistlere özgü o derin kendinden geçmişlikle  çaldıktan sonra, salonun tenhalığını gizlemek kaygısıyla ellerini acıtırcasına çırpan seyirciyi selamlamadan, gözleri yerde, hızla sahneyi terk etti. Aslında son zamanlarda kuliste hiç kimseyle konuşmuyor, aceleyle makyajını yaptırıp asık bir yüzle piyanosunun başına oturuyor, eski coşkulu, neşeli haline taban tabana zıt bir umursamazlıkla, sanki yapmak zorunda olduğu bir görevmiş ve hemen bitirmek istermiş  gibi koşarcasına notaların sonuna varmaya çalışıyordu. Bütün orkestra, bu yeni durumla, kaçıp giden, çoğu zaman eksik kalan notaların yarattığı ahenk bozukluğuyla, yeteneğimiz elverdiğince mücadele ediyorduk bir yandan. Dünyanın en cesur yorumcuları olmuş çıkmıştık ama o  güzelim eserlerin günden güne olduklarından başka bir havaya bürünmesine, kaderine lanet okuyan bir hilkat garibesi, bir ucube halini almasına engel olamıyorduk.

Piyanistimiz, eserlerin ahengini kaçırmakla  kalmamış, orkestramızın zaten keskin bir bıçağın kenarında duran huzurunu da kaçırmış, üyeleri ikiye bölmüştü. İlk günlerin duygusal tepkilerinden sonra, piyanisti destekleyen bazı genç üyeler, kulislerde, artık her şeyin değiştiğini, hızlandığını, yaşamak için orkestranın da değişmesi gerektiğini bizim de rahatlıkla duyabileceğimiz bir perdeden fısıldaşıyorlardı. Her geçen gün azalmıyor muydu seyircilerimiz, bizi dinleyen yaşlı nesil bir bir ölüp gitmiyor muydu. İnsanlar, şehrin bu en eski orkestrasını ve onun modern düşüncenin  ibriğinden süzülen müziğini-tam olarak böyle nitelendiriyorlardı müziğimizi- dinlemek yerine, basit, yavan ama coşturucu bir müziği tercih etmiyor muydu. Konserlerde yerlerinde durmadan zıplamak, haykırmak istemiyorlar mıydı. Notaların uyumu, ahengi yerine sıradışılık ve özgünlük perdesi ardına gizlenmiş bir yeteneksizlik, bir keşmekeş prim yapmıyor muydu bugünlerde. Biraz hızlanmanın, notaları tamamlamadan geçmenin, bu yüzden de ezgiyi birazcık bozmanın ne zararı olurdu. Hem kolaylıkla sponsor bulabilirdik tarzımızı değiştirseydik onlara göre. Bir kez gençler konser salonumuza gelmeye görsün, sigara ve alkol şirketleri bizi

desteklemek için sıraya gireceklerdi. Diğer taraftan içlerinde şefin de olduğu oldukça kalabalık bir “artık genç olmayan” grup her ne pahasına olursa olsun eserlerin yorumlanmasından ödün verilmemesini savunuyor ve şefimiz piyanistle gittikçe uzayan ve ne yazık ki sonuçsuz kalan görüşmeler yapmaya devam ediyordu.

Tam o zamanlardı, uykularımın  da karanlığa gömüldüğünü fark ettim. Öncesinde  korkutucu düşler, kabuslar gördüm bir süre. Gecenin bir yarısı ter içinde uyanıyor, gördüğüm düşün etkisinden uzunca süre kurtulamıyordum. Sonraları, kabuslar bittiğinde sevindiğimi hatırlıyorum. Ta ki, piyanistimiz, huzursuzluğunun o ilk günlerinde, sessizliğe bürünmeden hemen önce, kuliste, yarım ağızla, kendine bir yandaş, kader arkadaşı arar gibi, “en son ne zaman düş gördün” diyene kadar. Sabahları, uyanır uyanmaz gözlerimi sıkıca kapatıp, aklımın kuytularına kaçıp saklanmadan önce rüyalarımı anımsamaya çalıştım bir süre. Saklanacak bir şey yoktu ama, sessizce çekip gitmişlerdi. Sanki düş perisine elektriğin, ya da  kablolu televizyonun faturasını ödememiştim de ekranım kararıvermişti. Konserlerden sonra, gittikçe artan tramvay  arızaları yüzünden,  ıssız, karanlık sokaklardan yürüyerek ve oldukça yorgun döndüğüm evimde, kolayca uykuya teslim oluyor ama düşsüz bir geceden sonra derin bir boşluk hissiyle uyanıyordum. Düş görmediğim için çevremdeki gündelik hayat da sekteye uğramış gibiydi sanki. Bir şeyler ters gidiyordu. Elektrikler sık sık kesiliyor, sular çoğunlukla akmıyor, orkestraya yürüdüğüm yol boyunca bozulduğu için ya da yakıtları bittiği için orada burada terk edilmiş araçlar görüyordum. Çöpler düzenli toplanmıyor, sokaklar temizlenmiyor, tramvaylar otobüsler vaktinde kalkmıyordu. Bazı sabahlar köşedeki marketin vakit hayli geç olduğu halde açılmadığını, alışverişe gelenlerin önünde bekleştiklerini görüyordum. Şehrin meydanındaki eski saat durmadan geri kalıyor, kendisini hayatlarının ana eksenine koymuş insanlara gecikmiş çan sesleriyle ihanet ediyordu. Daha da ürpertici olan, her sabah orkestra yolunda karşılaştığım yüzlerdeki donukluk, umursamazlıktı. Bir zamanların umutlu, neşeli yüzleri, boşluğa bakan anlamsız gözleriyle önümden geçip gidiyor, orkestraya yürüdüğüm ve aklımın orkestranın sorunlarıyla meşgul olduğu o sıkıntılı dakikaları daha da çekilmez kılıyorlardı.

  Piyanistimiz aceleyle tamamlamaya devam ettiği notalarından sonra, peşinden nefes nefese koşan bizi yani yaylıları, üflemelileri, vurmaları, ve şaşkın şefimizi sahnede yapayalnız bırakmaya devam ediyor, kimsenin yüzüne bakmadan terk edip gidiyordu sahneyi. Zaten az olan ve gittikçe azalan seyircimizden bir selamı eksik etmemeliydik. Piyanistin hızını ve yeni yorumunu destekleyen gençler grubu bile seyirciye yapılan bu saygısızlığa bir anlam veremiyor, piyaniste temsilcilerini gönderiyor, bir uzlaşma zemini yaratmaya çalışıyordu. Fakat onunla kim konuşsa fayda etmemişti. Şefimiz bile her konserden önce uzun uzadıya konuştuğu piyanistimizi, konser sırasında çılgınca savurduğu batonlarıyla boş yere yavaşlatmaya çalışıyor, konser sonrasında salonu terk etmesini çaresiz bakışlarla izliyordu. Çabaları sonuçsuz kalınca, piyanistin değiştirilmesi için defalarca istekte bulunduğunu, fakat ödenek yetersizliğinden her defasında reddedildiğini, piyanist de dahil hepimiz biliyorduk.

Asıl büyük felaket askerler yönetime el koymaktan bahseden açıklamalar yapmaya başladıkları sıralarda oldu. Geceler, boş, huzursuz uykularla gittikçe uzuyor, gündelik hayatın alışılmış düzeni, hiç hesapta olmayan aksaklıklarla, kesintilerle insanları hayal kırıklığına uğratmaya, karamsarlığa, umutsuzluğa düşürmeye devam ediyordu. Sanki bir savaşta gibiydik, yemek içmek gibi temel yaşam gereksinimlerinden başka her şey önemini yitirmişti. Bir türlü göremediğimiz o gizli düşmanın gelip bir gün şehrimizi, ülkemizi ele geçireceğinin farkındaydık, on binlerce yıldır içimize işleyen yaşama güdüsü ayakta tutuyordu sadece bizi. Sokaklar, caddeler de savaş zamanlarındaki gibi boştu. Süslü vitrinli mağazalar, dükkanlar, lokantalar, kafeteryalar birer birer geçici olduğu büyük bez afişlerle ilan edilse de kepenklerini indiriyor, insanlar işlerine gelip gitmekten başka, gerekmedikçe dışarı çıkmıyorlardı. Özellikle geceleri  el ayak erkenden çekiliyor, sanki karartma varmış gibi camlardaki ışıklar  erkenden sönüyor, karanlık, uzun gece, insanları bir an önce düşsüz uykularıyla hesaplaşmaya çağırıyordu. İşte askerler de bu garip, ilan edilmemiş savaş durumunu fark etmişler, gizli düşmana karşı koymaya karar vermişlerdi dedikodulara bakılırsa. Düzenli dağıtılamayan-ya da basılamayan- gazeteler yüzünden bir süredir daha revaçta olan “fısıltı” gazetesinin manşetlerini, askerlerin “bir şey” yapacakları haberleri süslüyordu o günlerde. Diğer taraftan, bulaşıcı bir hastalık, sinsi bir mikrop gibi içimize işleyen devinimsizlik, düzensizlik askerleri de sarmıştı başka bir fısıltı gazetesine göre. “Bu sefer yapamazlar“, diyordu birçokları, “kışlalar karışık, askerler de bizden beter durumdaydı” onlara göre. Nedense, o kalabalık, rahatsız, kadınsız koğuşlarda düşsüz geçen uykularına yordum ben sıkıntılarını.

Askerlerin yarattığı militarist hava, ne yazık ki, en çok piyanistimizi etkilemişti. Asıl büyük felaket de askerlerden değil ondan geldi. Kan ter içinde peşinden koşup, feci şekilde örselediği bir başka senfoniyi tamamladığımız o akşam, alışıldığı gibi sahneyi terk etmedi. Önce artık bir elin parmakları kadar olan seyircimize, sonra da bize, yüzünde derin bir acı ve çaresizlik ifadesiyle baktı, sonra da piyanoya vurmaya başladı. Modern düşüncenin ibriği o gece paramparça oldu işte. Bütün gücüyle tuşları tokatlıyor, üzerlerine abanıyor, piyanodan acıklı, korkunç sesler çıkmasına sebep oluyordu. Yaylılar, üflemeliler vurmalılar, şefimiz, seyirciler, hepimiz donup kalmıştık. Taburesiyle vurmaya başlamıştı ki kemancılardan en yakındakiler kollarına girip sahneden uzaklaştırdılar. Kendisini götürenlere direnmedi, zaten ne yaptıysa ürpertici  bir sakinlikle yapmış, ne bağırmış, ne de çığlık atmıştı. Bir anlık çılgınlık, cinnet değil, önceden düşünülmüş, planlı bir eylemdi onunki. Çıldıran birisi varsa da o değil seyircilerdi. Piyanisti götüren iki kemancı ve arkalarından kulise koşan şefimiz dışında bütün orkestra, yerlerimizde, ne yapacağımızı bilmeden kalakalmıştık ki, seyirciden büyük bir alkış yükseldi. Piyanistin saldırısı hepsini rahatlatmış, sinirleri boşalmış, uzun süredir önüne set çekilmeye çalışılan bir nehir serbest kalıp çılgınca akmaya başlamıştı. Bağırıyorlar, ıslık çalıyorlar, piyanisti tekrar sahneye çağırıyor, çalmaya devam etmemizi istiyorlardı.  Şefimiz, içeriden koşup gelmese orada öylece  oturup alkışları dinlemeye, seyircilerin gözlerindeki pırıltıyı izlemeye devam ederdik sanırım. Şefimiz, paniğini gizlemeye çalışarak bizi ayağa, seyircileri selamlamaya davet etti ve seyirciler hala alkışlamaya, bağırmaya devam ederken, apar topar sahneyi terk ettik.

Bir sonraki gün salon kalabalık, insanlar da heyecanlıydı. Biz sonumuzun geldiğini, orkestramızın artık dağıtılacağını düşünürken, bir uyarı bile almak şöyle dursun, gün boyu tebrik telefonları gelmişti şefimize. Sansasyonel haberleri ile ünlü birkaç gazete de muhabirlerini göndermiş, piyanistimizin piyanoya attığı birkaç yumruktan sonra bu sefer hazırlıklı, tetikte bekleyen kemancılarca sahneden uzaklaştırıldığı konser sonrası şefimizle röportajlar yapmışlardı. Neler olup bittiğini anlamasak da herkes halinden memnundu. Özellikle gençler kuliste önlerine gelene, haklı çıktıklarını, sonunda fark edildiğimizi heyecanla anlatıp duruyor,  piyanistimizi sanki tanrının bir mucizesini anlatır gibi, kutsal bir saygı ve hayranlıkla sohbetlerinin baş köşesine oturtuyorlardı. O ise hiç konuşmadan olup biteni seyrediyor, etrafına yaydığı esrar perdesinin korumasında, hiçbir şeyi umursamadan çalıyor, piyanosuna saldırıp duruyordu her akşam.            

Günler geçtikçe seyircimiz de, basının, televizyonların ilgisi de arttı. Artık ülkenin durumunun hararetle tartışıldığı o tartışma programlarının arasında, konserlerimiz yayınlanıyor,  piyanistimizin kendinden geçtiği o an tekrar tekrar gösteriliyordu. Özellikle genç üyelerden de piyanisti takip edenler çıkmıştı. Hiç de alışık olmadıkları dolu bir salon ve seyirci ilgisi karşısında kendilerinden geçiyor, coşkuyla çalıyor, konser sonrasında çeşit çeşit taşkınlıklar yapıyorlardı. Kemanları, trompetleri, zilleri, klarnetleri, flütleriyle yanlarındakilere vuruyorlar, yalandan kavga ediyorlar, saksofonları, trompetleri, fagotları seyircilere fırlatıyorlar, büyük çalgıları olanlar da boş durmuyor, kontrbassların, çelloların yayları, davulların sopaları havalarda uçuşuyor, hızlarını alamayanlar çalgılarını yerlere atıp üzerlerinde zıplıyor, parçalıyorlardı. Bütün bunlar olurken, artık çoğu genç olan seyirciler de  sahnenin önüne yığılıyor, çığlık çığlığa bağırıp kendilerinden geçiyorlardı. Hayli pahalı olan çalgılarımızın bir bir parçalandığını gören şefimiz, ödenek yetersizliğinin sonumuzu getireceği korkusuyla bizi her konser öncesi uyarıyordu ama nafile. Hem artık, seyirci sorunumuz da, ödenek sorunumuz da kalmamıştı. Çoğu akşam kapalı gişe çalıyorduk. Özellikle bir gece önce orkestramız çokça taşkınlık yapmışsa biletler gündüzden bitiyor, konser salonunun önünde bileti olmayan heyecanlı bir kalabalık birikiyor, biletlerin karaborsada satıldığı söyleniyordu.

Bu garip, olağandışı başarı ve yol açtığı umut, ne yazık ki bizimle, orkestramızla, konser salonumuzla sınırlıydı. Dışarıda, o gizli düşmanın ilan ettiği savaş devam ediyor, geceler de aynı boşluk hissiyle birbiri ardına geçip gidiyordu. Evlerimiz, boşlukla, hiçlikle yüzleştiğimiz bir sorgu odası, uykularımız da kaçınamadığımız,  dayanılmaz bir işkenceydi. Hiçbirimiz, yıllardır düşlediğimiz başarıyı kazandığımız, sonunda fark edildiğimiz konser salonunu bırakıp evlerimize dönmek, kendimizi uykuya teslim etmek istemiyorduk. Biz de çareyi konser salonuna sığınmakta bulduk. Bir gece, hepimiz birden, gizlice anlaşmış gibi, evlerimize dönmeyip, salonun orasına burasına serpilip uyuduk. Piyanistimiz bile piyanosunun altına bir battaniye atıp kıvrılıvermişti tek söz etmeden. Uyanıkken gördüğümüz bir düşe, konserlerimizin umulmadık başarısına, ve onun kalesi olan salonumuza sığınmak, hep birlikte sığınmak, düşsüz uykularımızı birazcık da olsa katlanır kılıyordu.

Konser salonumuz dışında hiçbir yerde hayat yok gibiydi geceleri. Bizi dinlemeye –ve seyretmeye- gelenlerin yarattığı kalabalık, konser salonumuzun bulunduğu uzak mahalleye giden yolları hareketlendiriyordu belki ama diğer caddeler sessizleşmeye, özellikle  karanlıkta, ürpertici, tehlikeli bir hal almaya devam ediyordu. Günler gelip geçiyor, hepimizin hayatına ilişkin bir şey, avucumuzdan kayıp gidiyor, heybetli bir ejderha  son nefesini, konser salonumuzun sahnesinden, çılgınca koşan bir senfoni, çığlık çığlığa bağırışlar, parçalanan çalgılarımızın oluşturduğu hüzünlü bir karmaşa ve şatafat içerisinde veriyordu.

Piyanistimizin ardında iz bırakmadan kayboluşu ejderhanın da bizim de sonumuzu getirdi. Bir sabah uyandık, her zamanki gibi topluca kahvaltı ettik, gece kırılıp parçalanan çalgılarımızın yerine gönderilen yenilerinin, kamyondan indirilişini seyrederken kahvelerimizi yudumlayıp, sigaralarımızı  tüttürdük. Prova için sahneye çıkana kadar yokluğunu fark etmedik. Gece kimse fark etmeden, düşlerimiz gibi, yitik bir dinin yorgun, kırgın  peygamberi gibi, çekip gitmişti. Ağlayanlar, bağıranlar sinir krizi geçirip  oraya buraya saldıranlar oldu. Uykularımızın,  gündelik hayatımızı da saran karanlığıyla mücadelede biricik önderimizi, komutanımızı kaybetmiştik. Büyük şoku atlatıp, kendimizi topladıktan sonra dört bir yana dağılıp piyanistimizi aramaya başladık. Çok uzağa gitmiş olamaz diyorduk birbirimize, hem belki de geri döner, belki de evine bir bakmak istemiştir sadece.

Ne yazık ki ne onu bulabildik, ne de bizi son bir kez daha şaşırtıp kendiliğinden geri döndü. O günden sonra, onunkine benzer çılgınca bir tempoyla çalıp, her zamankinden daha coşkulu kırıp parçaladık çalgılarımızı. Şefimiz de artık bu kırıp dökme merasimini yönetiyor, sahnede bir yıkım ayini sahneleniyordu her konserden sonra. Başlarda başarabiliriz sanmıştık ama yaptıklarımız piyanistimizin bilgelikle yoğrulmuş isyan ruhundan da, cesaretinden de, meydan okumasından da yoksun, umursanmama ve yitip gitme korkusundan doğan, zavallı, ucube bir taklitti sadece. Seyirciler de bunu anlamakta gecikmediler. Tutundukları son dal kırılıp gitmiş, sığındıkları son kale yıkılmış,  kaderleriyle baş başa kalmışlardı yeniden. Her geçen gün azaldılar, onlar azaldıkça biz de zoraki coşkumuzu, taşkınlığımızı yitirdik, eski günlerdeki gibi, bildiğimiz gibi çalmaya başladık yeniden.

      Bir akşam, bir bir azalıp sonunda bittiklerinde, bomboş koltuklarla baş başa kaldığımızda, piyanistimizin gidişinden sonra iyiden iyiye çökmüş, yaşlanmış olan şefimiz, bir hayalet gibi gecenin içine yürüdü batonlarıyla. Biz de taşıyabildiğimiz kadarıyla çalgılarımızı kapıp takip ettik onu. Boş caddelerden geçtik en coşkulu ezgileri çalarak. Şehrin kalbine, büyük meydana yürüdük yavaşça onun peşinden. Artık her gece şehrin meydanında, bozuk saat kulesinin altında çalıyoruz evlerinde, yataklarında, yitik düşlerinin peşindeki insanlara. Tek seyircimiz köpekler. Bir süredir caddelerin hakimi onlar. Çalmaya başlar başlamaz ulumalarıyla katılıyorlar bize. Sevdiklerinden mi, kızdıklarından mı, yoksa korktuklarından mı bilmiyoruz…

Reklamlar

Şubat 26, 2007 - Posted by | Özgür Cengiz, Hikaye, Sayı 11

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: