Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

TEK BAŞIMA HAYRET ETMEK ZORUNDA KALACAĞIM

 

Jacques Derrida

Söylenecek o kadar çok şey var, ve dilim elvermiyor bugün. Gilles Deleuze’ün ölümüyle burada başımıza gelenler, keza başıma gelenler üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki. Uzun süredir çok hasta olduğunu bildiğimiz için şüphesiz korktuğumuz ölümü, bu(radaki) ölümü (cette morte-ci– Fransızcada kelimelerin sonuna gelebilen bu ek işaret edilen nesneyle ona işaret eden özne arasındaki yakınlık ilişkisini belirlemeye yardımcı olur. Türkçe’deki bu ve o ayırımı Fransızca’da ancak böyle yapılabilir. Bu (radaki) kitap, ce livre-ci, ya da O(radaki) kitap, ce livre-là örneklerinde olduğu gibi. Derrida sanırım Deleuze’ün cenaze töreninde yaptığı bu konuşmada hem zamana, bu an, hem de yere, bu yer, vurgu yapmak istiyor), bu tasavvur edilemeyen görüntü, bu olayın içindeki başka bir olayın sonsuz kederini, eğer bu mümkünse, daha da derinleştiriyor. Düşünür Deleuze en başta olayın ve her zaman bu(radaki) olayın düşünürü (cet événement-ci) olmuştur. Başından sonuna kadar olayın düşünürü olarak kalmıştır. Daha 1969’da, en çok beğenilen kitaplarından Logique du Sens’da [Duyunun Mantığı], olayla ilgili olarak yazdıklarını tekrardan okudum. Joe Bousquet’den bir alıntı yapıyor, (“ölüme olan eğilimim,” diyor Bousquet, “aslında irademin başarısızlığıdır”), sonra devam ediyor: “bu eğilimden bu arzuya, bir bakıma, iradenin değişimi dışında hiçbir değişim olmuyor, bütün vücudun yerinde zıplaması gibi bir şey organik iradenin tinsel iradeyle değiş tokuş edilmesi. Şimdi tam olarak vuku bulanı değil de, vuku bulanın içinde olan bir şeyi arzular. Çapraşık ve nüktedan bir biteviyeliğin kurallarına uygun, vuku bulanla aralarında mutabakat olan daha gel-ecek şey: olay. İşte bu anlamda ölüme duyulan aşk özgür insanların mücadelesiyle birdir.” (durmamacasına alıntı yapmak zorunda kalabiliriz).

Evet, söylenecek o kadar çok şey var ki: benim “kuşağımdan” olan diğerleriyle birlikte Deleuze’le paylaşmak için bize verilen zaman hakkında; onun sayesinde, onu düşünerek, düşünmekten yana talihimin açılması hakkında. Ta en başından beri, bütün kitapları (ama en başta Nietzsche, Différence et Répétition [Farklılık ve Tekrar], Logique du Sens [Duyunun Mantığı]) beni tabii ki sadece düşünmeye kışkırtmadı aynı zamanda her seferinde rahatsız etti. Çok rahatsız edici bir tecrübe çünkü “tezlerdeki” yakınlık hatta neredeyse top yekûn bir hısımlık, eğer bu söylenebilirse, ve bununla beraber daha iyi ifade edemediğim için “jest,” “strateji,” “tavır” diye adlandıracağım yazma, konuşma ve belki de okuma şekillerimizdeki çok bariz uzaklık. “Tezlerle” ilgili olarak (ki bu sözcük uygun değil) ve özellikle diyalektik bir karşıtlığa indirgenemeyen farklılıkla ilgili olan tezi, çelişmeden daha “derin” olan farklılık (farklılık ve tekrar), neşeyle tekrarlanan tasdikteki farklılık (evet, evet). Taklit (simulacrum) göz önüne alınırsa, Deleuze, şüphesiz, aramızdaki bir sürü başkalıklara rağmen, bu kuşakta en yakın hissettiğim kişi olmuştur. Hiçbir zaman içimde onun söylemine karşı en küçük bir itiraz bile uyanmadı, arada sırada Anti-Oedipus’taki şu ya da bu önermeye karşı (bir gün Spinoza üzerine yazılmış bir tezin savunmasından sonra Nanterre Üniversitesi’nden beraber geri dönerken arabada söylemiştim) ya da felsefenin kavram “yaratmak” olduğu fikrine karşı homurdanmışımdır. Felsefik “içerik” üzerinde sağlanmış olan böyle bir anlaşmanın bugün bile adlandıramadığım ya da konumlandıramadığım farklılıkları hiçbir zaman dışlamadığını birgün açıklamak istiyorum. (Deleuze bu konu üzerinde ikimiz arasında gerçekleşecek doğaçlama uzun bir konuşmanın basılması fikrini kabul etmişti fakat sonra beklemek zorunda kaldık, çok uzun süre beklemek zorunda kaldık.) Biliyorum ki bu farklılıklar aramızda arkadaşlıktan başka hiçbir şeye yer bırakmadı. Bildiğim kadarıyla, hiçbir gölge, hiçbir gösterge, tersine işaret etmedi. Şu an altını çizmek istiyorum ki böyle bir durum bizim ortamımızda çok az rastlanan bir şeydir. Bu arkadaşlık aynı hasımlara sahip olmamızdan kaynaklanmadı. Birbirimizi, doğru, çok az gördük, özellikle son yıllarda. Ama yine de sesinin, biraz boğukça gülüşüyle, harfi harfine hatırlamaya bayıldığım şeyleri anlatmasını hâlâ duyabiliyorum: “En iyi dileklerimle,” diye arkadaşça bir ironiyle fısıldamıştı 1955 yazında Sorbonne’un avlusunda sınavlarımdan kalırken ben. Ya da yaşça daha büyük olanın endişesiyle: “o kurum (uluslararası felsefe üniversitesi) için bu kadar zaman harcaman bana acı veriyor. İsterdim ki yazsan…” ve sonra, 1972’de Cerisy’deki Nietzsche konferansında geçirdiğimiz o unutulmaz on günü hatırlıyorum. Ve daha bir sürü anı, şüphesiz Jean-François Lyotard (o da oradaydı) ile beni o “kuşaktan” (o korkunç ve yanlış kelime) hayatta kalan ve melankolik kişilerden biri yapıyor. Her ölüm eşsizdir tabii ki, ve bu yüzden de olağandışıdır. Ama olağandışı hakkında ne söylenebilir, eğer Barthes’dan Althusser’e, Foucault’dan Deleuze’e aynı kuşakta bu şekilde artıyorsa, bir serideki gibi—ve Deleuze aynı zamanda serisel tekilliğin düşünürüydü—bütün bu müstesna sonlar?

Evet, hepimiz felsefeyi sevmiş olacaktık, kim reddedebilir ki? Ama, doğru, (o söyledi), Deleuze kendi kuşağındakiler arasında felsefeyi en neşe dolu ve en masumca yapandı (faisait – Fransızca’daki faire fiili içinde hem yapmak hem de etmek edimlerini anlamca barındırmaktadır). Sanırım yukarıda kullandığım “düşünür” kelimesinden hoşlanmazdı. “Feyleysof” kelimesini tercih ederdi. En masumca (suçtan en arınmış) felsefe yapan olduğunu iddia ederdi. Hiç kuşkusuz bu nedenle bu yüzyılın felsefesinde derin bir iz bırakmıştır, ona ait kalacak eşsiz bir iz. Kendi soy kütüğünde (stoikler, Lucretius, Spinoza, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson, vs.) seçerek bir araya getirdiklerinden yola çıkan bir felsefe tarihçisi aynı zamanda da kendini felsefi bir “dünyaya” kapatmayan bir felsefenin yaratıcısıydı (resim, sinema, ve edebiyat, Bacon, Lewis Carroll, Proust, Kafka, Melville, vs. Üzerine yazdı). Ve sonra, burada özellikle belirtmek istiyorum ki onun imajla, gazetelerle, televizyonla, kamusal alan ve son on yılda geçirmiş olduğu değişimlerle hiç yanlış yapmadan başa çıkışını her zaman sevmiş ve hayran kalmışımdır. Ekonomi ve ihtiyatlı bir geri duruş. Bu konuyla ilgili söylediklerinin ve yaptıklarının her zaman arkasında durmuşumdur. Örneğin Milles Plateaux [Bin Plato] kitabının basımından sonra Libération gazetesiyle yaptığı bir görüşmede diyordu ki: “Kitapların dünyasında şu anda ne olup bittiğinden haberdar olmak gerekir. Birkaç yıldan beri her alanda gerici bir tepkiyle karşı karşıya yaşamaktayız. Kitapların da bundan etkilenmediğini düşünmemiz için bir neden yoktur. Bazıları bizim için hukuksal, ekonomik ve siyasal olduğu kadar edebi bir alan da icat etmekle uğraşmaktadır. Bu alanlar tamamen gerici, prefabrik, bunaltıcı ve ezicidir. İnanıyorum ki, burada, Libération’un incelemesi gereken sistematik bir teşebbüs var.” Bu “sansürden çok daha beterdir. Bu kuru büyü sonsuza kadar süremez” diye ekliyordu. Belki, belki.

Nietzsche, Artaud, Blanchot ve hayranlık duyduğumuz diğerleri gibi, Deleuze hiçbir zaman zorunluluk ve şans, kaos ve zamansız arasındaki ilişkiyi gözden kaçırmamıştır. Üç yıl önce, en kötü bir zamanda Marx üzerine yazarken, onun da aynı konu üzerine yazmayı düşündüğünü öğrenince cesaretlendim. Bu gece 1990’da bu konu üzerine yazdıklarını yeniden okudum: “Felix Guattari ve ben her zaman Marksist kalmışızdır. İki farklı şekilde, ama ikimiz de. Biz analizlerinin merkezinde kapitalizm ve onun gelişimleri yatmayan siyaset felsefesine inanmıyoruz. Bizim en çok ilgimizi çeken şey içkin bir sistem olan kapitalizmin sınırlarını sürekli geriye itmesi ve her zaman onları daha büyük bir ölçekte tekrar bulması, çünkü kapitalizmin kendisi asıl sınır.”

Gilles Deleuze’ü okumaya tekrardan başlamağa devam edeceğim öğrenmek için, ve onunla yapmaya karar vermiş olduğumuz uzun konuşmada tek başıma hayret etmek zorunda kalacağım. Sanırım, ilk sorum, Artaud ile ilgili olurdu. “Organsız vücut” kavramıyla ilgili yorumu ve her zaman kullanmakta ısrar ettiği “içkinlik” kelimesi. Böylece bizim için kuşkusuz hâlâ sır kalan şeyler hakkında belki de onu konuşturabilirdim. Ve ona onun düşüncesinin beni niye hâlâ, kırk yıldır, bırakmadığını anlatmaya çalışırdım. Bundan sonra nasıl bırakabilir ki?

 

Çev: ÖZGE SERİN

 

Reklamlar

Eylül 8, 2006 - Posted by | Alıntılar, Çeviri, Özge Serin, Jacques Derrida, Sayı 5

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: