Milli İstirahat

Malta Cemiyetinin Eğilimli Kültür Fizik Dergisi

N.Y.’de 5 Gün

Salı:

Jetlag’in çarpmasına uğrayıp sızıcam diye düşündüm ama yok, gece yarısına kadar ayaktaydım. NY’taki ilk günümü gözüm açık geçirdim. Bizi karşılayan E’nin arkadaşı G. Bizi Özgürlük Heykeli’nin uzaktan görülebildiği bir yere götürdü. E. vapura binip heykeli yanından görmek niyetindeydi. Ben he dedim geçtim. Mümkünse gitmeyeceğimi biliyordum, soranlara gittik gördük deriz dedim, gerçekten de öyle
oldu. Sonraki günlerde vakit olmadı bu iş için. Amerika’ya tekrar ayak bastığım için sevindim. Vize kontrolünde hiçbir sorun çıkmadı. Öğrenci vizemle ilgili Houston’da maruz kaldığım sorgulamalar yaşanmadı bu sefer. Ama NY Amerika’da gördüğüm en <Amerikan> olmayan şehirdi, daha ilk izlenimlerimde. Türklerin NY’u niye bu kadar
çok sevdiklerini çözmek de istiyordum, galiba bunun en büyük nedeni burasının en Avrupai şehir oluşu. Kalabalıklığı, yüksek binaları, metrodaki pislik ve sıkışmışlık, trafik vb Houston’da gördüğüm şeyler değildi. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi doğallık içinde kamu taşımacılığının araçlarını kullanabildiğiniz bir şehir NY. Bir haftalık metro kartı aldık. G bizi dolaştırıp durdu, kafamız karıştı. G’nin bizi ilk götürdüğü yerde, beef kebap yedim. Ne kadar da anlamlı!

Çarşamba:

Bugün en önemli etkinliği akşam katılacağımız Troçkist toplantı idi. Çoğu CUNY öğrencisi olan Harlem şubesinin toplantısı benim için gayet sıkıcı geçti. sonra gittiğimiz yemek de pek parlak geçmedi. Sonra G.’nin Amerikalı erkek arkadaşı ve başka bir arkadaşıyla buluştuk ama öyle çok uykumuz vardı ki adamlar bizden birşey anlamadı, biz de onlardan… gittik sızdık.

Gündüz ki en önemli faaliyet Halk Kütüphanesi’ne gitmek oldu. çok güzel bir yerdi, ayrıca önündeki açık hava şeysi de çok güzeldi…buraya daha sonraki bir gün gelip kahve içtik E ile. Efendim kütüphaneye gitmenin başlıca nedeni internet kafe hizmeti de görmesiydi. Yarım saatlik kullanma hakkınız var. bu arada harıl harıl maillerime cevap verdim. bir öğrencimle E’nin kabızlığı üzerine yazıştım, o da bize bir
reçete önerdi. Gü’ye de acele acele bir mail attım, görev bilinci ile. Çünkü benden her gün yazmamı istemişti. Müge’ye de bir mail atmayı ihmal etmedim.

G bize NY’ta her sokak başında bulunan ama ne işe yaradığını bilmediğim felafel yedirdi. Bu İsrail kökenli içinde et dışında her birşey olan şey gayet lezzetliydi. Eskiden Dünya Ticaret Merkezi’nin olduğu yerin yakınlarında bir yerde oturup yemek yedik kahve içtik.. işte sonra da Troçkist toplantıya gittik.

Ben hala o hayallerimi süsleyen labyrinth bookstore’a gidemediğim için gergindim. İdareten strands adlı dev ikinci el kitap dükkanına gittik. Sonraki günler bu yerin başka şubelerine de gidecektik. Ömrümde bu kadar lüzumsuz kitabın bir araya geldiği başka bir yer görmedim. Yani pek iç açıcı bir deneyim değildi…

Perşembe:

Nihayet Columbia Universitesine ve benim için efsanevi bir anlamı olan Labyrinth bookstore’a gittik. Üniversiteyi görünce ağzımın suyu aktı. Postdoktorayı burada yapma hayalleri kurdum. E de aynı hayali kurdu. Labyrinth’de bu kadar alınabilecek kitabın bir arada olması ne güzeldi. tabi bu bütçemi mahvetti. bir kerede 380 dolarlık falan kitap aldım. Bunların küçük bir kısmı Özge içindi. Burası ikinci el kitapçı değildi, ama nefsimi engelleyemedim ve bir sürü güzel kitap aldım. Sonraki günlerin birinde tekrar gelip bir miktar daha kitap alacaktım buradan.

Akşamleyin buraya asıl geliş amacımız olan sempozyumun açılış kokteyli vardı. Katalogda bir sürü Türk isim görsek de şansımıza R. çıktı. Bu akıllı, çalışkan oğlan aynı zamanda İslamcıydı ve benim … bozuldu. Beni olduğumdan daha Müslüman sanmıştı. Kısa süre sonra saldırıya geçti, açıkçası dengemi de epey bozdu. Ertesi gün bunun acısını daha çok hissedecektim.

Kokteylden önce üniversite yakınındaki küçük bir ikinci el kitapçıya da gittik. Burası da pek tatmin edici değildi. Gece olduğunda E’yi stres bastı. Prezentasyonu için epey
hazırlanmıştı ama yaptığımız provalarda 15 dakikayı fazlaca aştığı görüldü. onun stresiyle ilgilenildi, kısaltma süreci sabırla beklendi.

Cuma:

Columbia Universite’sinin ana kapısının (en azından bana öyle gözüktü) baktığı çok güzel caddenin (Allah’ım broadway olabilir ama hiçbir cadde ismi aklımda kalmamış gibi) çok güzel cafelerinden birinde oturdum ve NY’deki en ağır depresyonumu yaşamaya başladım. Ne kadar fragmented bir insan olduğuma dair çoğu zaman övündüğüm durum bu sefer tersine işliyordu. Bir gün önce tanıştığımız R ve prezentasyonu için o kadar kasan E’nin halleri bendeki depresif dalgayı tetikledi. Allah’ım niye hiçbir işi tam yapmıyorum, ne tam bir akademisyenlik yapıyorum, ne
tam bir Müslümanlık ne tam bir erkeklik falan filan… E yanıma yaklaşamadı bile, teselli edilmenin ötesinde somurtup oturdum. Akşam yemeği için dün gittiğimiz yere gittik, o çok çok güzel garson kızı görebilmek için. Ama yoktu, oturduk, yemeğimizi yedik, canımın sıkıntısı devam etti.

E uyudu, ben de paper’ıma biraz daha bakıp yattım. İyi uyuyamadım da… Ayrıca E’ye göre onu da uyutmamışım.

Cumartesi:

Sunuşumu iyi kötü yaptım, o kadar streslik bir şey yokmuş aslında. Sonra Eb’la buluştum. Sevgili arkadaşım, beni yeni Amerika’lı sevgilisiyle tanıştırdı. Adam daha önce de bir Türk’le evliymiş. Ondan iki çocuğu var, en büyüğü 8 yaşında falan vardı. Onlarla oynadım, Eb. ‘bari adamla da sen evlen, ben daha çocuklara elimi sürmedim’ falan gibisinden şeyler söyledi… sonra Nahal’le buluşmaya gittik, bir buçuk
saatliğine. Bir diner’da kahve içtik, ben yemek yedim, tam kalkacakken çişim geldi. Sonra bir iki dakikayla Nahal’in otobüsü kaçmış oldu, Nahal ertesi güne bilet buldu, o gece eb’la kaldı… akşam üstü E ve taifesiyle buluşacaktık ama ondan önce benim hediye almam lazımdı. Rüzgarlı bir akşam üstü central park boyunca yürüyerek metropolitan museum of art’a vardık. Benim hediye alma yerim buranın hediyelik
satış yeridir. O kadar yorulduk ki pek keyifli bir hediye alma hali olmadı. Sonra taksi tutup tekrar şehir merkezine döndük, yemeğe katıldık, bir diner’da epey yiyip, içtik, otele gelip sızdık.


Pazar:

Ebru ve Nahal’le kahvaltı yaptım, E de geldi. Çok güzel geçti. Ben artık eve dönme moduna girmiştim bile. Sonra Eb. Nahal’ı otobüs garına götürdü, ben de otel odasına döndüm, toparlanıp check-out yapmak için. Nahal yine otobüsü kaçıracakmış, son anda yetişmişler! Eb. geldi, E’nin teyzesinin oğulları da aynı anda geldiler, iki üç saat gecikmeyle. Eb.’yla ben onlardan ayrıldık, şehirde yürüdük epey,
Eb.’nun derdi bana şehri göstermekti ama o kadar yürüdük ki yorulduk, zaten ben keşke metroyla gitseydik deyince alındı. ‘Oğlum zaten sana orayı burayı göstermek için yürüyoruz’ diye payladı beni. Hava çok güzeldi, güneşliydi. ama çok yorulduk, susadık. düzgün bir cafe ararken Çetin’i aradım, Beşiktaş-Fenerbahçe maçının hemen
öncesinde. Bizimkileri fazla incitmeyin dedim. Aylardır bu maçı bekle, sonra maçın olduğu hafta Türkiye’de olama. Eğer maç daha erken olsaydı belki bir

 

 

 

Türk kahvesine giderdim new jersey’de ama o kadar zaman yoktu. Ben kafe’de oyalanır G’ye birkaç mail birden atarken Çetin aradı. Tebrik etti. Beşiktaş ‘tarih’ yazmış. Sonra oturdum internette surf yaptım, maç haberlerini okudum. keyfim çokça yerine geldi.

E ve akrabalarıyla buluştuk. Eb.’dan ayrılıp havaalanına gittik. E’nin teyzesi tam bir karakterdi. Büyük oğlu da öyle. Annesinin dediği gibi hispaniklere benziyordu ama sonra bir de İslamcı çıktı. Teyze önümüzden geçen kısa etekli hostese orospu dedi. Başörtülü sigara elinden düşmeyen Anadolu kadını. Bu tanım bile yeterli değil, farkındayım ama idare edin.

İşte sonra uçağa bindik. THY yine rötar yaptı, uçuş çok sıkıcı geçti. İstanbul’a varınca yine aile saadeti ortamı yaşandı. Ben ertesi gün Gü’ye mail atarak ondan ayrılmak istediğimi söyledim. Çirkin bir ayrılış şekliydi ama yüz yüze yapmaya cesaret edemedim

 

E.S.

 

Reklamlar

Eylül 6, 2006 - Posted by | Anılar, Erkan Saka, Sayı 2

1 Yorum »

  1. Erkan,
    Okunmasi hos bir yazi!
    Ben de Amerika’da NY’dan kucuk bir sehirde yasiyorum ve NY’a gittigimde nefes alabildim bu ulkede. Aynen dedigin gibi, pis, sterile olmayan, insanlarin omzuma carpabildigi ve “Excuse me, sorry” demek zorunda klamadiklari, karanlik bir sehir oldugundan NY bizim kentimiz.
    Bu arada, sizinki gibi Turkce bloglari gormek cok sevindirici! Sayimizi ve kalitemizi arttirmaliyiz. Bizlerin haberlesebilecegi ve kendimiz Deleuze’cu anlamda “carpma”ya (yani multiply anlaminda carpma ama baska sekilde de anlasilabilir. Yani carpilip dagilma. Simdi Turkce’si daha guzel geldi kulagima) ugrayacagi mekanlara ihtiyacimiz var.

    Kolay gele!

    Yorum tarafından tolga | Mart 5, 2007 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: