Elimizden geçenler

TEHLİKELİ AKRABALIK – Zafer Şenocak (Alef Yayınevi, 2006)
Zafer Şenocak, çağdaş Alman edebiyatının en ilgi çekici isimlerinden biri. Türk asıllı olmasının da getirdiği “çifte bilinç”le kimlik meseleleri konusunda kolay tariflere bel bağlamadan hiçbir kimlik pozisyonunun sabit olmadığı, her türlü klişenin sorgulandığı dünyalar sunuyor bizlere. Tehlikeli Akrabalık da bu yaklaşımla yaratılmış, yazarın akademik anlamda da en ilgi gören eseri. Romanın baba tarafından Türk, anne tarafından Alman Yahudisi olan baş kahramanına, bir Osmanlı subayı olan dedesinin günlükleri miras kalır. Bu Osmanlıca sayfalar, kendisi de bir yazar olan kahramanımızın düne ait soruların peşinden bugünü de sorgulamasının yolunu açar. Hem Alman hem de Türk tarihinin travmaları bir ailenin tarihçesine ne kadar sığar, bu tarihçenin ürünü olan bir bireyin bugününü nasıl etkiler? Şenocak, bu romanının sorduğu ve sordurduğu sorularla kimliğin oluşum süreçleri ve işlemesi üzerine bir nevi anatomi dersi verirken, günümüzde Türk, Alman ve Avrupalı olmanın ne demek olduğu üzerine de zihinsel egzersizler yapıyor.
Yeşim Burul
Virginia Woolf’un, ‘Bir Yazarın Güncesi’, hem çok sevdiğim bir yazarın gündelik hayatını, hem de o güzelim kitapları- Deniz Feneri, Dalgalar mesela- yazma sürecini ortaya serdiği içindir; ‘bembeyaz, sütlaç gibi, üzümlü, fıstıklı’ bir tat bıraktı okurken damağımda.
Bilal Kılınçarslan
The Inheritance of Loss— Kiran Desai
Geçen yılın hitlerinden. Okumaya pişman olmadım ama beni pek de heyecanlandırmadı. Salman Rüşdi’nin Geceyarısı Çocukları’nı hatırlatıyor. Ama onun yanında çok sönük kalıyor…
Erkan Saka
PİS YEDİLİ
Bir varmış bir yokmuş…
Devri zamanın birinde bir şehirde, şehrin hay huyuna kapılıp canhıraş bir şekilde nefes nefese kalarak hayat mücadelesi veren bir grup insan yaşarmış. Bu insanlar güç bela günü tamamlarmış. Ve kendilerini Malta adını verdikleri yere zor atarlarmış. Aklımızda iken söyleyelim bu insanlar “Malta Cemiyeti” adında ne idüğü belirsiz, ne işe yaradığı bilinmeyen,hayali bir cemiyet kurmuşlar. Ben büyük büyük, özbe öz yedi göbekten bu mezkur mahalde iskan eden nineme böyle bir şeyi duyup duymadığını sormuştum da o da bana “-Bizim ninelerimizde bize onlara dair bir sürü şey anlatmıştı.Ama bunlar söylentiden ibaret harhal. Zaten işittiğim duyduğum da bundan ibaret” derdi. Devamı »
İki yüz
Büyü değil
El çabukluğu marifet
geçip gidiyor yüzlercesi
bir bir önümden
bırakarak
dudaklarının kenarındaki burukluğu
fosforlu camın üzerine
ne kudretlisin sen isaret parmagi
listeler uzuyor
davetler ziyafetler
havalarda uçuyor
karşılıklı iyi dilekler
içkiler camdan cama
camdan cama aşklar
iki yüz
yanak yanağa
lekesi kalır
soluğu kesilse de
parlayıp sönen yüzlerin arasında
ikiyüz
bitişik mi yazılır ayrı mı
yaşarken yüzlercesi
yalnızca ışıltılı sayfalarda
Artık bir adresimiz var!
Artık şu adresteyiz: http://istirahat.net/
hayırlı olsun:)
13. sayının yazılarını oraya gireceğim. buradaki eski yazıları da zamanla oraya aktaracağım…
erkan
Lale Müldür ile görüşmüştü Milli İstirahat….
LALE MÜLDÜR İSTİRAHAT’TE!
“İnsan şair olmayı seçmez.. bir düşüştür bu.. Kutsal bir düşüştür aynı zamanda… Bu düşüşten sonra şair yıkılmaz kendini toparlarsa şair olabilir. Yıkılırsa da kaybedenlerden biri olmaya mahkumdur..
Şairlerin bir çoğu, kırkından önce ya ölür, delirir veya başka bir ülkeye sürgün edilir.. Başka bir kader yoktur şairler için. Onun için büyük bir cesarettir şair olmak aslında.. “
BİR İŞ ADAMININ YAZARLIK DENEMESİ
ÇETİN TANKOÇ
İlk teklif bana E. Hoca’dan geldi desem herhalde yalan olur. Valla ne söyleyeyim bu dergiyi ilk gördüğümde her ne kadar ucuz bir dergi görünse de bir dergide yazıyor olmak düşüncesi heyecanlandırdı beni. Ve teklifi önce E. Hoca’ya ben yaptım, geçmişime öykünerek. Öğrencilik yıllarımda hep yazar olmak istemiştim. Ama gel gör ki hayat; herkese olduğu gibi bana da sillesini vurdu. Yazar olarak başladığım öykümden iş adamı olup çıkmıştım. Ve simdi hayallerimi tam karşılığı olmasa da önüme bir fırsat çıktı. Bunu kaçırmamalı dedim kendi kendime. Yazarlık denemelerimi ve ne kadar usta bir yazar olduğumu bu dergide başlayacağım yazılarım ile ispatlayabilir hatta belki de gelecekte büyük gazetelerden köşe yazarlığı teklifleri bile alabilirim. Aman Allah’ım hayali bile beni heyecanlandırıyor. Ekonomik durumum çok kötü olmadığından maddi getirisinden ziyade adımın büyük gazetelerden birinin köşesinde yazar olarak geçmesinin bana vereceği mutluluğu düşündüm de…. Tekrar heyecanlandım.
Veli’den
VELİ GEDERET
Konya Ereğli’den selamlar…
eto ve fanon…
ETO’YA SELAM, İSTİRAHAT’E DEVAM
–Bak, arkadaşım, renk önyargısı benim hiç anlam veremediğim bir şey… Ah, tabii, buyurun bayım, aramızda renk saplantısı olan kimse yok… Zenci de, olup olacağı bizim gibi bir insan nihayet… onun bizden daha az zeki olması derisinin renginden ileri gelmiyor… Ordudayken Senegalli bir arkadaşım vardı, herifin ne kadar zeki olduğunu, oooh, bir görecektiniz!…
– Zenciye bak, anne, Zenciye!… Hişt, şimdi kızacak!… Ah, kusura bakmayın bayım, sizin de bizim gibi medeni bir insan olduğunuzu bilmiyor…
Vücudum, yayından boşalmış gibi gevşer, dağılır, renkten renge girer ve bu beyaz kış günün ortasında bir yas anıtı gibi donup kalırım orda. Bir hayvan türüdür Zenci, aşağılık, alçak bir yaratıktır o, bir Zenciden daha çirkini düşünülemez; Zenciye bak, Zenciye! Hava soğuk,Zenci titriyor, Zenci titriyor, çünkü hava soğuk, küçük oğlan titriyor, çünkü korkuyor Zenciden, Zenci titriyor soğuktan, soğuk kemiklerinize işliyor, siz titriyorsunuz, küçük şirin çocuk titriyor korkudan, çünkü sanıyor ki, Zenci titriyor öfkeden ve soluyor burnundan ve annesinin kollarına atılıyor küçük beyaz oğlan: beni yiyecek, anne, kara adam yiyecek beni.
Her yandan beyaz adamla çevriliyim, yukarıda gök yarılıyor orta yerinden, ayaklarımın altında yer sarsılıyor ve bir yerlerde beyaz bir şarkı, her yerde beyaz bir şarkı çalınıyor. Beyaz, beyazlık, beyaz, beni öfkeden kireç gibi ağartan, kireç gibi yakan beyazlık…
Ateşin yanında oturuyor ve derimi inceliyorum, postumu. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş sanki, ne kadar da çirkinmiş meğer. Ama bir an duraksıyorum: kim söyleyebilir bana güzelin ne olduğunu?
Nereye sığınacağım, bundan böyle? Beynime kan hücum ediyor, vücudumun her yanında varlığı açıkça hissedilebilir kabarmalar oluyor. Öfkeden patlayacağım şimdi. Nicedir ateşi sönmüştü, şimdi yeniden titriyor Zenci.
–Zenciye bak, nasıl da yakışılı!
–Zenci kadar taş düşsün başınıza, bayan!
Frantz FANON, Siyah Deri Beyaz Maske, Sy: 142-143



