TEKİNSİZ KALEM
TEKİNSİZ KALEM
AYŞE Z. YENER
‘Uykulu olunca kafam tık diye duruyor’ dedi ve kahvesini sade içti; az şekerli. Kim derdi ki, eli kanlı bir katil diye onun için. “Zaten benim için başka yol yoktu” demiş psikologuna “ancak yazdıklarımı bir gün yaşarsam, ben olabilecektim” Bu yüzden suçlanamazmış. Hem “yazarın sürükleyici üslubu” demedikleri gazete sütunu kalmasın benim için hem de hikâyelerimi yaşamam bu kadar hayret uyandırsın. Bu duruma ben hayret ediyorum asıl. Herkes sürüklenirken ben niye sürüklenmeyeyim bir hikâyenin peşinde. Ne yapsaydım yani, başka bir yazar bulup, onun hikâyelerinde mi yaşasaydım? Tanıdığım en sürükleyici yazar benim” Gazetecinin biri, “o zaman lirik şiirler yazsaydınız; yazdığınız için yaptıklarınızdan sorumlu tutulamayacaksanız, bu yazdıklarınızdan sorumlu olmayacağınız anlamına gelmez ki” dediğinde, kafasına saksı fırlatmıştı adamın. Şimdi de geçmiş karşıma acı kahve içerek, aklı başında laflar ediyordu. Ne var ki “deli” olduğunu söyleyenlerin hiç birisi değil şimdi bu deliyle baş başa olan; benim. Tabi ki korkmuyorum ama kahve çok acı, bunu içmek zorunda mı Devamı »
YOGA
Hoppala!
Yani üç kıtada dörtnala
At koştur
Yetmiş iki fırka analarını ağlat
Fırka-yı Naciye için
Yedi Yasin’le yedi belayı yıkayıp defnet
Defet günahlar gitsin
Gelsin şefaat
Kılsın kemter kuluna
Kulu çirkin kendi güzel Muhammet
Ve o kanlı ellerini tarih içinden
Uzatıp Cennet’te yıkasın herkes
Vallahi pes!
Demek hayırlar fethola
Demek peygamber ocağı potinleriyle
Şerler defola
Demek vatan millet
Devlet-i ebed-müddet
Bilcümle erbab-ı cumhuriyet
Cemaline müştak ariflerin
Horasan erlerinin, erenlerinin
Abdalan-ı Rûm’un nurlu yolundan
Üçler yediler aşkına
Kırklar demine devranına
Demek zinhar ayrılmaya!
Âmin ve morfin
Sonrası rahatlama
Hû!
Edeb ya hû…
Mehmet Sait ÇAKAR
Misafir Odası: Orhan Pamuk, BABAMIN BAVULU’NDAN
“Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.
Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir.” Devamı »

