Kirli Karanlık – İlk
KİRLİ KARANLIK
bütün kış suretimizden sakındığımız ayna
düşüp kırılıyor baharın ilk bakışlarıyla
elimiz varmıyor
uzanıp sevgilimizin kirli karanlığına
bir sayfa playboy koparmaya
yada bir tutam yasemeni koklamaya
bütün çabalarımız, yetmiyor
çırpınmalarımız
anlaşılır kılmaya
‘orası neresi/ burası bir adam’ derken şairi
ve imgelerden yapılmış ‘taş gemi’sine
şairin
sarkıtıyoruz kendimizi
orada acılarımıza bir korunak buluyoruz
orada duvarları intihardan bir korunak
içine gizlice giriyoruz
elimizde, geceden sürülmüş kremli bir el
odamızın ortasında kerameti eksik, evliya
bir karyola
İLK
sabahtır
yağmur ha düştü
ha düşecektir
toprağın rahmine
bir kadın sancının pençesinde
ilktir
ilk gece
ilk sancı
ilk çocuk
ÇETİN TANKOÇ
Küçük Prensin Seyahatinden Bana Kalandır
“Büyüklere ‘Pembe kiremitten örülü, penceresinde sardunyalar, damında güvercinler bulunan güzel bir ev gördüm…’ deseniz, bu evi hayal bile edemezler. Onlara ‘Yüz milyarlık bir ev gördüm’ demek gerekir. O zaman ‘Ne kadar güzel!’ diye bağırırlar.
…….Çocuklar, büyüklere karşı çok sabırlı olmalıdırlar.”
Antoine de SAINT-EXUPERY / KÜÇÜK PRENS
Bu evrenin başka bir noktasında insana benzer bir mahlukat türü acaba yaşamakta mıdır? Bu mahlukat türünden biriyle bir muhabbetimiz hasıl olsaydı, acep biz adem çocuklarını makaraya sarar mıydı? Bizden olmayan birinin bize bakan gözleri bize ne söyleyecektir, kim bilir…Eğlenceli olurdu, bu kesin.
Biz insan evladları her halükarda bir diğerimize aynı dünyada yaşamakla bağlıyızdır. Aynı dünyada yaşamak yalnız aynı mekanı paylaşmak değildir. Nesneleri aynı isimlerle biliriz, ortaklaşmış-ortalamalaşmış yargılarımıza vardır. Bir sesten çoğunlukla aynı şeyi anlarız, değer verdiğimiz, hedef bildiğimiz, ulaşmaya çabaladığımız haller yaklaşıktır. Akıllı ve saygıya değer bir insan olabilmek için herkeslerin standardına uygun düşmek gerektiğini hep akılda tutarız. Bu medeni olmaktır ve bizler medeniyetle tanışık adem evladlarıyızdır, nihayetinde.
İnsanın kendini bilebilmesi için belki de kendi bedeninden-varlığından kopması, kendilik halinden taşması-çıkması ve yalnızca bir ruh kalaraktan arz üzerinde sabitleşmiş bedenini seyre dalması gerekir. Ama, bu mümkün müdür? Ne yazık ki bunun mümkün olmadığını biliriz. Kaldı ki bedenimize öylesine yapışıktır ki ruhumuz; sanki, bir avcı en müsait anı kollayıp bedenimize sahip olmayı diliyormuş ta, bu hırsıza karşı hep teyakkuz halinde kalarak varlığımıza malik kalabiliyoruz. Oysa ruhumuz, medeniyetin kamusal ahlakı tarafından gasp edilmiştir, fakat ruh üzerinde çokça durulacak değerde değildir, yada şöyle bilinmelidir; medeniyetin bize ihsan ettiği akıl kendinde şüpheye yer bırakmamış kudretiyle bizi delilikten kurtarmış ve insanlığa erdirmiştir. Öyle midir, değil midir? Devamı »
